İş mahkemelerince verilen kararların temyizi hakkında bilinmesi gerekenler

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 5.maddesine göre iş mahkemesinden verilen kararlar tefhim ve tebliğ tarihinden itibaren 8 gün içinde temyiz olunabilir.

Bu süre içinde temyiz dilekçesinin hakime havale edildikten sonra temyiz defterine kaydının yaptırılması ve harcının yatırılması gerekir.

Temyiz süresi içinde temyiz dilekçesi temyiz defterine kaydedilmiş, ancak harç yatırılmamış ise, harç ve temyiz giderlerinin yatırılması için ilgili tarafa  7 günlük kesin süre verilmesi gerekir.

8 günlük süre içinde temyiz edilmeyen, temyiz defterine kaydı yapılmayan veya verilen kesin süre içinde temyiz harç ve gideri yatırılmayan kararlar kesinleşmiş olur.

6100 Sayılı HMK geçici 3. Madde 1. Fıkrasına göre; “Bölge adliye mahkemelerinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca Resmî Gazete’de ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.” 2. Fıkrasına göre; Bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26/09/2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 454 üncü madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.

Miktar ve değeri temyiz kesinlik sınırını aşmayan taşınır mal ve alacak davalarına ilişkin nihai kararlar HUMK.nun 427/2 maddesi uyarınca temyiz edilemez.

Kesinlik sınırı kamu düzeni ile ilgilidir. Temyiz kesinlik sınırı belirlenirken yalnız dava konusu edilen taşınır malın veya alacağın değeri dikkate alınır. Faiz, icra (inkar) tazminatı, vekalet ücreti ve yargılama giderleri hesaba katılmaz.

Birleştirilen davalarda, temyiz sınırı her dava için ayrı ayrı belirlenir.

İhtiyari dava arkadaşlığında, temyiz sınırı her dava arkadaşının davası için ayrı ayrı belirlenir.

Karşılık davada, temyiz sınırı asıl dava ve karşılık dava için ayrı ayrı belirlenir.

Tespit davalarında, temyiz sınırı tespit davasının öncüsü olduğu eda davasının miktar ve değerine göre belirlenir.

Temyiz sınırından fazla bir alacağın tamamının dava edilmiş olması halinde, hükümde asıl istemin kabul edilmeyen bölümü temyiz sınırını geçmeyen tarafın temyiz hakkı yoktur. Kısaca temyize konu edilen miktara bakılarak kesinlik belirlenir.

Alacağın bir kısmının dava edilmesi halinde, kısmi davada kesinlik sınırı dava edilen miktara göre değil, alacağın tamamına göre belirlenir.

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulumun 06.06.1975 gün ve 1975/6-8 sayılı içtihadında, “5521 sayılı yasada açık düzenleme olmamakla birlikte, bu yasanın 15. maddesindeki düzenleme gereği HUMK.nun 427 maddesindeki kesinlik sınırının iş mahkemelerinden verilen kararlarda da uygulanması gerektiği, grup halinde açılan davaların salt iş mahkemelerine özgü bir dava türü olmadığı, bu nedenle seri olarak açılan davalarda her dosya için kesinlik sınırına bakılması gerektiği” açıkça belirtilmiştir.

İş Mahkemelerinde basit yargılama usulü uygulandığından temyiz süresi 5521 SK’ya göre değil 6100 sayılı HMK’ya göre hesaplanmalı ve süre de eğer karar gerekçeli tefhim edilmemişse tebliğden başlamalıdır.
Temyiz süresinin yanlış gösterilmesi ya da verilen karar gerekçeli olmadığından temyizin tebliğden değil tefhimden başlayacağı gibi süre verilmesi hallerinde, kanun ile belirlenmiş süreler hakim tarafından değiştirilemeyeceğinden geçerli olmayacaktır.

İş Mahkemelerinden görülen davalar HMK 103/1-ç maddesi gereği adli tatile tabi olmadığından, süreler de adli tatil içerisinde işlemeye devam eder. Bu nedenle temyiz ve kesin süreyi gerektiren diğer kararların gerekleri yerine getirilmelidir.

İdari nitelikteki tatiller resmi tatil niteliğinde sayılmadığından o günlerde adliyelerde nöbetçi katip uygulaması yapıldığından sürenin son günü idari tatile denk gelirse işlemin idari tatilde yapılması gerekir. Aksi taktirde talep süre yönünden reddedilecektir.

Temyizin son günü gerekçeli tefhim veya tebliği izleyen günün çalışma saati bitimidir. Fiziki işlemler için mesai saati bitiminden sonra işlem yapılamaz. Elektronik imza ile UYAP üzerinden kanun yoluna başvuruda, son saat 00:00 dır.

Uygulamada en çok karşılaşılan hatalardan biri de temyizin miktardan reddini gerektiren durumların değerlendirilmesinde görülmektedir. Davalar çoğu kez kısmi dava olarak açılmakta davacı ıslah yoluna da gitmemektedir. Kısmi dava açılması durumunda temyiz sınırı davalı açısından kabul edilmesi muhtemel miktar üzerinden değerlendirilmelidir. Bu miktar eğer davacı tarafından temyiz de yoksa bilirkişi raporu alınmışsa orada belirlenen değerler üzerinden dikkate alınır. Dava 1 TL üzerinden açılsa bile raporla belirlenen alacak 2015 tarihi itibariyle 2080 TL’yi geçiyorsa temyiz incelemesine tabidir.

Eğer alacak kısmi değil tam dava ise veya alacak kısmi davadan bakiye kalan alacağın son kısmı ise bu durumda kabul edilen dava değeri üzerinden temyiz sınırı dikkate alınmalıdır. Artık ilk davadaki miktarlar toplam alacak miktarının tayininde esas alınmaz.

Davacı temyizi açısından ise temyiz sınırı reddedilen alacak miktarı üzerinden belirlenir. Dava dilekçesinde yer alan kısmi talep değil hizmet süresi ve ücret miktarına göre alınması muhtemel toplam değere göre karar verilir.

Bazı davalarda talepler temyiz sınırının altında kalsa da, HGK. 2006/9- 188 E. 2006/190 K. 12.04.2006 tarihli kararı gereği içerisinde özel bir tespit hükmü niteliğinde olan yorum kararını da barındırması karşısında bu tür uyuşmazlıkların temyiz incelemelerinde, HUMK.427.madde de belirtilen miktar itibariyle kesinlik sınırı gözetilmez. Örneğin sözleşme devam ederken, yol yardımı, yemek yardımı vs. gibi ücret farkı olarak 100 TL talep edilmesi halinde alacak bağımsız olarak temyiz sınırının altında kalsa da, kabulü halinde sürekli ödenmesi gündeme geleceğinden kesinlikten söz edilemez.

Bir diğer önemli bir konu da temyizin reddi kararına karşı temyiz süresidir. Mahkemeler temyizin süresinde yapılmaması veya kesinlik sınırında olması nedenleriyle temyiz taleplerim reddetmektedirler. Bu karara karşı tebliğden itibaren 7 gün içerisinde temyize gidilmelidir. Aksi taktirde süreden temyiz talebi reddedilir. Süre 5521 SK gereği 8 değil 7 gündür. Uygulamda sıklıkla iş mahkemelerinde temyizin 8 gün olduğu yanılgısıyla sürelerin kaçırıldığı görülmektedir.

Temyiz harç ve giderlerinin eksik olması halinde mahkeme temyiz defterine kayıt yapmışsa muhtıra çıkarmak suretiyle eksikliği gidermelidir. Muhtıra hakim imzalı olmalı, alacağın herhangi bir mahkeme veznesine yatırılması gerektiği, yatırılmazsa temyizden vazgeçmiş sayılacağı ihtarlarını içermelidir.

Hukuk Genel Kurulunun aşağıya alınan kararları ışığında hakim imzalı olmayan, ihtarat içermeyen, tebligat zarfı üzerine yazılan, sadece katip veya müdür tarafından imzalanmış, herhangi bir mahkeme veznesine ödenmesi gerektiği ibaresi yazmayan, sadece yatırması, getirmesi şeklinde kayıt içeren muhtıralar geçersizdir.

Uyapa kaydedilmesine rağmen temyiz harçlarının alınmaması halinde de harçların alınması kalemin sorumluluğunda olduğundan temyizin süresinde kaydedildiği kabul edilmeli eksik harçlar tarafa tamamlatılmalıdır.

Mahkemece önceki kararda direnilmiş; 28.06.2011 günlü bu karar taraf vekillerinin yüzüne karşı verilmiştir.
Davacı vekili aynı tarihte (28.06.2011) havale ettirdiği dilekçe ile hükmü temyiz etmiş; gerekçeli kararın kendisine tebliğini istemiştir. Bu süre tutum dilekçesinde hakim havalesi olmakla birlikte temyiz defterine kaydedildiğine ilişkin bir açıklama ya da kayıt yer almamakta; dosya gönderme formunda da bu bilgi bulunmamaktadır. Dilekçe üzerine harç hesabı yapılmamış; parantez içi ve onaysız, imzasız not şeklinde (temyiz harcı Bursa’dan yatırılacak) açıklaması düşülmüştür.
Davacı vekili Bursa Nöbetçi îş Mahkemesi aracılığıyla Muratlı Asliye Hukuk (İş) Mahkemesine gönderilmek üzere 19.09.2011 tarihli dilekçesini vermiş; temyiz harcını Bursa Mahkemeler veznesine yatırdığına ilişkin
19.09.2011 tarihli harç makbuzunu da eklemiştir. Temyiz dilekçesinin üzerinde 2011/95 Temyiz no. açıklaması vardır.
Mahkeme temyiz istemi konusunda bir değerlendirme yapmamış; dosyayı dizi pusulasına bağlamaksızın ve açıklama yapmaksızın temyiz incelemesine göndermiştir.
Görülmektedir ki, yüze karşı verilen karara karşı süresi içinde verilen süre tutum dilekçesi üzerinde 28.06.2011 havale tarihinden başka temyiz defterine kaydedildiğine ilişkin herhangi bir bilgi yer almadığı gibi bu tarihte temyiz başvuru ve temyiz peşin harçlarının tahsiline ilişkin bir kayıt ya da belge de bulunmamaktadır. Harç 19.09.2011 tarihinde tahsil edilmiştir.
O halde mahkemece yapılacak iş; süre tutum dilekçesinin 28.06.2011 tarihinde havale edilmesinden sonra temyiz defterine kaydedilip kaydedilmediğinin araştırılması, kaydedilmişse bu dilekçe üzerine düşülen “Temyiz harcı Bursa’dan yatırılacak” açıklaması da değerlendirilerek; harca tabi olmasına rağmen harç alınmadan temyiz defterine kayıt edilen temyiz dilekçesi hakkında yapılacak işlemlere ilişkin 25.1.1985 günlü 1984/5 Esas ve 1985/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun temyize ilişkin hükümlerine göre işlem yapılması; aksine süre tutum dilekçesi temyiz defterine kaydedilmemiş ise 19.09.2011 tarihinde harçlandırılan dilekçe de değerlendirilerek temyiz isteminin süresinde yapılıp yapılmadığı konusunda bir karar verilmesi; temyiz dilekçesinin süresinde verildiği kanaatine ulaşılması halinde de dava dosyası ve eklerinin, içerikleri açıklanan Hukuk ve Ticaret Mahkemeleri Yazı İşleri Yönetmeliği hükümleri gereğince, dizi pusulasına bağlanması, gönderme formunu imzalayan hakimce son kontrolünün de sağlanarak temyiz incelemesi yapılmak üzere Yargıtay’a eksiksiz biçimde gönderilmesi olmalıdır.
Açıklanan nedenlerle; dosyanın, açıklanan işlemler yapılıp, belirtilen eksiklikler giderilmek üzere Yerel Mahkemeye geri çevrilmesi gerekmiştir.

HGK. 2011/9-831 E. 2011/770 K. 14.12.2011

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava; fark kıdem tazminatı istemine ilişkindir.
Mahkemece verilen kısa karar 07.07.2009 tarihinde taraf vekillerinin yüzüne karşı verilmiştir.
Gerekçeli karar temyiz eden davacı vekiline 30.09.2009 tarihinde tebliğ edilmiş; 16.10.2009 tarihinde harcı yatırılarak temyiz isteminde bulunulmuştur.
Davacı vekili, kısa ve gerekçeli kararların HUMK m.388’e aykırı olduğunu ve bu nedenle temyiz süresinin tefhimden değil, tebliğden itibaren başlatılması gerektiğini ifadeyle, temyizinin süresinde kabul edilerek incelenmesini istemiştir.
Dosya kapsamından, davanın iş mahkemesi sıfatıyla açılmasına ve önceki hükümler iş mahkemesi sıfatıyla verilmesine karşın; mahkemece, son bozma kararını takiben düzenlenen tensip ve kısa karara ilişkin tutanak ile gerekçeli karar başlığında davanın iş mahkemesi sıfatı ile görüldüğünün yazılmadığı anlaşılmıştır.
Her ne kadar, davanın ış mahkemesi sıfatıyla görüldüğünün tutanaklarda ve karar başlığında açıkça belirtilmesi zorunlu ise de; son bozmadan önceki duruşma tutanakları ile mahkemece verilen ilk kararda “davaya iş mahkemesi sıfatıyla bakıldığı” açıkça anlaşıldığından, direnme kararında bu hususun yazılmaması sonuca etkili görülmemiştir. Bu haliyle kararın, sözlü yargılama usulü gereğince tefhimden itibaren, 8 günlük sürede temyiz edilmesi gerektiği açıktır.
Şu durumda; direnme kararının, sözlü yargılama usulüne tabi davalar için öngörülen, 8 günlük yasal süre geçirildikten sonra temyiz edildiği her türlü duraksamadan uzaktır.
Kaldı ki; davanın Asliye Hukuk Mahkemesi sıfatıyla görülüp, sonuçlandırıldığı bir an için kabul edilse dahi, bu mahkemelerde uygulanan yazılı yargılama usulünün gerektirdiği tebliğden başlayan 15 günlük yasal süre içinde de kararın temyiz edilmediği belirgindir.
Hal böyle olunca; az yukarıda açıklanan 8 ve 15 günlük yasal süreler geçirildikten sonra verilen temyiz dilekçesinin süre yönünden reddi gerekir. HGK. 2010/9-9 E. 2010/116 K. 03.03.2010

6100 sayılı Hukıık Muhakemeleri Kanunu’nun 321. maddesinin 2. fıkrasında, “Kararın tefhimi, mahkemece hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte açıklanması ile gerçekleşir. Ancak zorunlu hâllerde, hâkim bu durumun sebebini de tutanağa geçirmek suretiyle, sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim edebilir. Bu durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir.” hükmü düzenlenmiştir. Bu sebeplerle basit yargılamada 6100 sayılı Kanun’un 297/2. maddesindeki unsurları taşıyan hükmün, 6100 sayılı Kanun’un 321. maddesi uyarınca gerekçeli olarak açıklanması zorunludur.
6100 sayılı Kanun’un 321. maddesindeki “hükme ilişkin tüm hususlardan kastedilen 6100 sayılı Kanun’un 297. maddesindeki unsurlardır. Taraflarca süre tutum dilekçesinin verilmesi gerekçeli kararın tebliğ edilmemesinden kaynaklanmaktadır. Gerekçeli karar tebliğ edildiğinde taraflar gerekçeli temyiz dilekçesi ile temyiz haklarını kullanabileceklerdir.
Dosya içeriğine göre gerekçeli kararın davacı tarafa tebliğ edilmediği anlaşıldığından; gerekçeli kararın davacı tarafa, temyiz dilekçesinin de karşı tarafa yöntemince tebliğ edilerek temyiz süresi beklendikten sonra gönderilmesi, için dosyanın mahkemesine GERİ ÇEVRİLMESİNE 14.05. 2014 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
22. HD. 2013/26503 E. 2014/12895 K. 14.05.2014

Somut olayda 21.11.2013 tarihli son celsede karar gerekçesi ile birlikte tefhim edilmemiştir. Temyiz süresinin tefhimden değil gerekçeli kararın tebliğ tarihinden başlatılması ve kesinleşme tarihinin de buna göre belirlenmesi gerekir.
Davacıya gerekçeli karar 31.01.2014 tarihinde tebliğ edilmiş, davacı tebliğden önce 14.01.2014 tarihinde ve süresi içinde dosyanın yetkili mahkemeye gönderilmesini talep etmiştir. Tarafın gerekçeli karar kendisine tebliğ edilmeden de talepte bulunması mümkündür. Bu durumda yetkili mahkemeye süresi içerisinde başvuru yapıldığından işin esasına girilerek inceleme yapılması gerekirken davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
7. HD. 2014/15711 E. 2014/17682 K. 22.09.2014

Basit yargılama usulüne tabi yargılamalara ilişkin olarak 6100 sayılı HMK.
nun “Hüküm” başlıklı 321. maddesinde aynen;
“Hüküm
MADDE 321- (1) Tahkikatın tamamlanmasından sonra, mahkeme tarafların son beyanlarını alır ve yargılamanın sona erdiğini bildirerek kararını tefhim eder. Taraflara beyanda bulunabilmeleri için ayrıca süre verilmez.
(2) Kararın tefhimi, mahkemece hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte açıklanması ile gerçekleşir. Ancak zorunlu hâllerde, hâkim bu
durumun sebebini de tutanağa geçirmek suretiyle, sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim edebilir. Bu durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir.” hükmü düzenlenmiştir.
321. maddedeki “hükme ilişkin tüm hususlar” dan kastedilen HMK.nun 297. maddesindeki unsurlardır. Madde gerekçesinde tefhimin hüküm özetinin yazdırılması olduğu açıklanmıştır.
Bu nedenlerle basit yargılamada da tefhim edilecek hüküm HMK.nun 297/2. maddesindeki unsurları taşımakla birlikte HMK.nun 321. maddesi uyarınca gerekçeli olmak zorundadır. Ancak Mahkemelerin iş yoğunluğu ve buna bağlı olarak duruşma dosyalarının çokluğu nedeni ile gerekçenin duruşmada yazdırılamaması halinde gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir.
9. HD. 2014/31457 E. 2014/33239 K. 10.11.2014

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 8.maddesine göre iş mahkemesinden verilen kararlar tefhim ve tebliğ tarihinden itibaren 8 gün içinde temyiz olunabilir.
Karar 27.04.2009 tarihinde davalı tarafın yokluğunda verilmiştir. Bunun üzerine gerekçeli karar 14.07.2009 tarihinde davalı vekili Av.M.C.’e tebliğ edilmiştir. Davalı vekili 15.07.2009 tarihinde mahkemeye verdiği dilekçesinde
06.05.2009 tarihinde Turhal 2. Noterliğinden gönderdiği ihtarname ile davalının vekilliğinden çekildiğini ve gerekçeli kararın davalı asile tebliğ edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bunun üzerine mahkemece davalı belediyeye
04.08.2009 tarihinde karar tebliğ edilmiş ve davalı 11.08.2009 tarihinde kararı temyiz etmiştir.
Davalı vekilinin vekillikten çekilmesi mahkeme dışında yapılmıştır. 2009 yılında yürürlükte bulunan HUMK.m. 68. ve 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 1İMK 81. maddesine göre karar istifa etmiş ve fakat istifasını mahkemeye ve karşı tarafa bildirilmemiş olan vekile tebliğ edilirse, hükme karşı temyiz süresi vekil istifasını müvekkiline bildirmiş ve bundan itibaren onbeş gün geçmiş olsa bile hükmün vekile tebliği tarihinden itibaren işlemeye başlar. Çünkü, vekilin istifası, HUMK’nun m. 68’e göre mahkemeye ve karşı tarafa bildirilmediği için, mahkeme ve karşı taraf hakkında hüküm ifade etmez; yani vekil mahkeme ve karşı taraf bakımından istifa etmiş değildir (m. 68). Vekil, hükmün (ilâmın) kendisine tebliğinden sonra mahkemeye vekâletten istifa ettiğine ilişkin dilekçe vermiş ise de ilâm kendisine geçerli olarak tebliğ edilmiştir.
Yukarıda yapı lan açıklamalar neticesinde davalı vekili Av. M. C. vekillikten çekildiğini mahkemeye bildirmediğinden karar 14.07.2009 tarihinde kendisine usulüne uygun olaıak tebliğ edilmiş olup 8 günlük süresi geçtikten sonra davalı tarafın yeni vekili Av. G.C. tarafından 11.08.2009 tarihinde temyiz edilmiş olduğundan… süre aşımı nedeniyle davalı tarafın temyiz isteminin REDDİNE.
9. HD. 2012/17480 E. 2012/19704 K. 06.06.2012

Mahkemece temyiz talebinin süresinde yapılmadığı gerekçesiyle 19.03.2012 tarihinde davalı temyizinin reddi kararı verilmiştir.
Bu karar davalıya 06.04.2012 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Harç makbuzundan davalının temyizin reddi kararını 16.04.2012 tarihinde temyiz ettiği anlaşılmıştır.
6100 Sayılı IIMK geçici 3. Madde 1. Fıkrasına göre; “Bölge adliye mahkemelerinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca Resmî Gazete’de ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.” 2. Fıkrasına göre; Bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26/09/2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 454 üncü madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.
HUMK.432. madde yollaması ile aynı yasanın 426/F maddesi gereğince temyizin reddi kararma karşı tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde temyiz yoluna başvurulabilir. (HUMK 432/4.maddesi gereği)
Davalının temyiz süresi anılan düzenleme karşısında 13.04.2012 günü dolmaktadır. Davalının temyiz dilekçesini süresi geçtikten sonra 16.04.2012 tarihinde verdiği havale ve harç makbuzlarından anlaşılmaktadır.
Yukarıda açıklanan gerekçelerle davalının temyiz talebinin reddine ilişkin karara yönelik temyiz talebinin HUMK.’nun 432.madde yollaması ile aynı kanunun 426/F (1086 Sayılı HUMK 432/4) maddesi gereğince süre aşımı nedeniyle REDDİNE, 29.05.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.
9. HD. 2012/17450 E. 2012/18879 K. 29.05.2012

Mahkemece temyizin süresinde yapılmadığı gerekçesiyle 08.12.2010 tarihinde davalı temyizinin reddi kararı verilmiştir. Bu karar davalı vekiline
24.12.2010 tarihinde tebliğ edilmiştir. Harç makbuzundan davalının ret kararını 03.01.2011 tarihinde temyiz ettiği anlaşılmıştır.
HUMK.432. madde yollaması ile aynı yasanın 426/F maddesi gereğince temyizin reddi kararma karşı tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde temyiz yoluna başvurulabilir. Davalının temyiz süresi anılan düzenleme karşısında 31.12.2010 günü dolmaktadır. Davalının temyiz dilekçesini süresi geçtikten sonra 03.01.2011 tarihinde verdiği havale ve harç makbuzlarından anlaşılmaktadır.
Yukarıda açıklanan gerekçelerle davalının temyiz talebinin HUMK. nun 432.madde yollaması ile aynı kanunun 426/F maddesi gereğince süre aşımı nedeniyle REDDİNE, nisbi temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine,
28.06.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.
9. HD. 2011/31354 E. 2011/19338 K. 28.06.2011

İş mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanmakta olup gördüğü dava ve işler acele işlerden olduğundan adli tatilde görülebilir. Adli tatilde görülen bu tür davalarda IIUMK 177 (6100 Sayılı E1MK 104. Madde) maddesinin uygulanma yeri yoktur. Bu nedenle adli tatil içerisinde temyiz süresi işler.
Karar davalı vekiline 24.08.2011 tarihinde usulüne uygun olarak tefhim edilmiştir. 8 günlük temyiz süresi 02.09.2011 Cuma günü dolmaktadır. Cuma günü görev aksatılmamak üzere devlet memurlarının Bakanlar Kurulu kararı ile idari izinli olarak sayılmış olması yasayla belirlenen süreleri başka bir deyişle temyiz süresini uzatmaz. Davalının kararı bu süreyi geçirdikten sonra
05.09.2011 günü temyiz ettiği temyiz defterine kayıt ve harç makbuzlarından anlaşıldığından, davalının temyiz talebinin HUMK. nun 432.madde yollaması ile aynı kanunun 426/F maddesi gereğince süre aşımı nedeniyle REDDİNE, nisbi temyiz harcının istek halinde ilgilisine iadesine 25.10.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.
9. HD. 2011/46488 E. 2011/41081 K. 25.10.2011

Karar davalıya 27.07.2012 tarihinde usulüne uygun olarak tefhim edilmiştir. 6100 sayılı HMK 103/1-ç maddesine göre iş davaları adli tatilde görülebilir ve süreler de işlemeye devam eder. Davalının temyiz talebinin 8 günlük temyiz süresinin son günü olan 06.08.2012 tarihi geçtikten sonra
07.09.2012 tarihinde yapıldığı temyiz defterine kayıt ve harç makbuzlarından anlaşıldığından, davalının temyiz talebinin reddine ilişkin 28.09.2012 tarihli karar HUMK. nun 432/4. Maddesine uygun olduğundan bu karara yönelik temyiz isteminin reddi ile ek kararın ONANMASINA, 11.12.2012 gününde oybirliği ile karar verildi
9. HD. 2012/36458 E. 2012/42262 K. 11.12.2012

İş mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanmakta olup gördüğü dava ve işler acele işlerden olduğundan adli tatilde görülebilir. Adli tatilde görülen bu tür davalarda HUMK 177 maddesinin uygulanma yeri yoktur. Bu nedenle adli tatil içerisinde temyiz süresi işler.
Karar davalıya 25.08.2011 tarihinde usulüne uygun olarak tebliğ edilmiştir. 8 günlük temyiz süresi 02.09.2011 Cuma tarihinde dolmaktadır. Cuma günü görev aksatılmamak üzere devlet memurlarının Bakanlar Kurulu kararı ile idari izinli olarak sayılmış olması yasayla belirlenen süreleri başka bir deyişle temyiz süresini uzatmaz. Davalının kararı bu süreyi geçirdikten sonra
05.09.2011 günü temyiz ettiği temyiz defterine kayıt ve harç makbuzlarından anlaşıldığından, davalının temyiz talebinin HUMK. nun 432.madde yollaması
ile aynı kanunun 426/F maddesi gereğince süre aşımı nedeniyle REDDİNE,
25.10.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.
9. HD. 2011/47524 E. 2011/41082 K. 25.10.2011

Temyize konu edilen miktar hüküm tarihi itibarıyla 1451,84 TL olup 1.690 TL.’lik kesinlik sınırı içinde bulunduğundan, davalının temyiz isteminin reddine ilişkin mahkemece verilen 16.08.2012 tarihli karar Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 427/2, 432/4. maddelerine uygun olduğundan bu karar yönelik temyiz isteminin reddi ile kararın ONANMASINA, 15.01.2013 gününde oybirliği ile karar verildi.
9. HD. 2012/32214 E. 2013/479 K. 15.01.2013

Hukuk Genel Kurulu’ndaki görüşme sırasında, işin esasına geçilmeden önce, davanın tniiddeabihi itibariyle direnme kararının temyizinin mümkün olup olmadığı, ön sorun olarak incelenmiştir.
Öncelikle belirtilmelidir ki; Yerel Mahkemenin önceki hükmü ile bozma ve direnme kararlarının içerik ve kapsamlarına göre Hukuk Genel Kumlu önüne gelen uyuşmazlık, davacının açıkça davasına konu ettiği ve dava dilekçesinde değerini 400.000.000 TL olarak gösterip sınırlandırdığı, Sosyal Güvenlik Destek Priminin zamanında ödenmemesinden kaynaklanıp kurumca kısaca “SGDP-ceza” olarak adlandırılan kanunda ise “gecikme zammı” olarak yer alan ve davacının maaşından kesilen miktarın alınmasının yasal olup olmadığı ve ödenenlerin istirdadının gerekip gerekmediği, noktasında toplanmakta olup; direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlığın ilişkin bulunduğu tutar, 400.000.000 TL.den ibarettir.
Bilindiği gibi, 14.7.2004 tarih ve 5219 sayılı “Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” 21.7.2004 gün ve 25529 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmış; 15. maddesindeki hüküm gereğince, 2. maddesinin ( B )fıkrası,
3. maddesinin ( c )fıkrası, 7, 9, 10, 11, 12. maddeleri ile 13. maddesinin ( B )fıkrası 1.1.2005 tarihinde, diğer maddeleri ise yayımı tarihinde yürürlüğe girmiştir. Anılan Kanun’un, 2. maddesinin yayım tarihinde yürürlüğe giren ( A )fıkrasmm ( c )bendi ile; 18.6.1927 tarihli ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 427. maddesinin ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarında yer alan ve ek 3 ‘üncü maddesine göre “kırkmilyon” TL. olarak uygulanması öngörülen parasal sınır “birmilyar” TL; beşinci fıkrasında yer alan ve ek 3’üncü maddesine göre “sekizytizmilyon” TL. olarak uygulanması öngörülen duruşma sınırı “onmilyar” TL.; “altıyüzmilyon” TL. olarak uygulanması öngörülen karar düzeltme sınırı da “altımilyar” TL. olarak değiştirilmiştir.
Kısaca, anılan Kanun, 21.7.2004 tarihinden itibaren temyiz (kesinlik)sımrım 1.000.000.000 TL. ( 1.000 TL ), karar düzeltme sınırını da 6.000.000.000 TL. ( 6.000 TL ) olarak belirlemiştir.
Lldeki dava 31.,03.2003 günü açılmış, Yerel Mahkemenin 19.11.2003 günlü önceki hükmü Özel Dairece 29.04.2004 günü bozulmuştur. Direnme karan ise 14.10.2004 günü verilmiştir.
Görüldüğü üzere; gerek dava, gerek önceki karar ve gerekse bozma tarihlerinde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 427/2. maddesinin 5219 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten önceki; direnme tarihinde ise söz konusu değişiklikle oluşan yeni hükmü yürürlüktedir.
Dolayısıyla, direnme kararının temyizinin mümkün olup olmadığı konusunda yapılacak değerlendirme; bu tarihlerden hangisinde yürürlükte bulunan yasa hükmünün esas alınacağı yönünde yapılacak saptamaya bağlı olarak, farklı sonuçlara götürecektir.
Önemle vurgulanmalıdır ki; 5219 Sayılı Kanun, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nda daha önce değişiklik yapan çok sayıdaki Kanunlardan farklı olarak, içerdiği düzenlemelerin derdest davalar yönünden ne şekilde uygulanacağı yönünde açık bir uygulama hükmü taşımamaktadır. Sadece, Geçici 1. maddesinde “Bu Kanunla artırılan parasal sınırlar nedeniyle mahkemelerce görevsizlik kararı verilemez. “ şeklinde, salt göreve ilişkin bir düzenleme yer almaktadır.
Bu noktada, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nu aynı yönlerde değiştiren önceki Kanunlardaki düzenlemeler ve özellikle bunların uygulamaya yönelik hükümleri hakkında kısa bir açıklama yapılmasında yarar görülmüştür:
8.5.1973 gün ve 1711 sayılı Kanun’un Geçici Maddesinde; değişikliklerin sayılan istisnalar dışında ( Ki, temyiz ve karar düzeltme sınırına ilişkin düzenlemeler istisnalar arasında değildir )kural olarak, Kanunun yürürlük tarihinden sonra açılacak davalarda uygulanacağı belirtilmiş; böylece, yürürlük tarihinden önce açılmış olan davalarda temyiz ve karar düzeltme istemleri yönünden gözetilecek sınırın, dava tarihinde yürürlükte bulunan Kanun hükmüne tabi olması benimsenmiştir.
16.7.1981 gün ve 2494 sayılı Kanun’un Geçici Maddesinde ise, temyiz ve karar düzeltme sınırlarına ilişkin değişikliklerin, Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra verilecek nihai kararlara yönelik temyiz ve karar düzeltme istemleri hakkında uygulanacağı belirtilmiş; dolayısıyla, dava hangi tarihte açılmış olursa olsun, temyiz ve karar düzeltme sınırlarının saptanmasında, hakkında bu yollara başvurulan hükmün verildiği tarihteki yasal durumun esas alınacağı kabul edilmiştir.
Yine, 26.2.1985 gün ve 3156 sayılı Kanun’un Geçici Maddesi; getirdiği değişikliklerin Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce açılmış olan davalarda da uygulanacağı yönündedir.
20.6.1996 gün ve 4146 sayılı Kanunun geçici maddesi ise, değiştirilen hükümlerin, Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağı kuralını taşımaktadır.
Görüldüğü üzere, temyiz ve karar düzeltme sınırında değişiklikler içeren daha önceki Kanun metinlerinde, değişikliklerin ne şekilde uygulanacağı yönünde açık hükümler bulunmakla birlikte, bu hükümler arasında bir paralellik yoktur.
Bu açıklamaların ortaya koyduğu sonuç şudur: Kanun koyucu, özellikle enflasyondan kaynaklanan nedenlerle, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’ndaki temyiz ve karar düzeltme sınırlarına ilişkin hükümleri daha önce de bir çok defa değiştirmiş, ancak, bu değişikliklerle getirilen yeni sınırların derdest davalara etkisini düzenlerken, aynı ilkeleri benimsememiştir.
Dolayısıyla, içerdiği düzenlemelerin derdest davalar yönünden ne şekilde uygulanacağı yönünde açık bir uygulama hükmü taşımayan 5219 Sayılı Kanunda ilgili değerlendirme yapılırken, benzer nitelikteki değişiklere ilişkin olarak yukarıda sayılan önceki Kanunlarda yer alan düzenlemelerin, somut olay bakımından yorumlama ve sonuca varmada yardımcı nitelikte bir ölçüt olarak alınmasına olanak bulunmamaktadır.
Açıklanan durum karşısında, bu yönün, Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun genel yapısı, ruhu ve öngördüğü yargılama ilkeleri çerçevesinde, 5219 Sayılı Kanun ‘un gerekçesi de dikkate alınarak, yargısal içtihatlarla açıklığa kavuşturulması gerektiği Hukuk Genel Kurulu’ndaki ön sorunla ilgili görüşme sırasında ittifakla benimsenmiş; görüşme bu çerçevede yapılmıştır. I lukuk Genel Kurulu’nda ön sorun bakımından yapılan görüşme sırasında dile getirilen düşünceler, şöyledir:
Azınlıkta kalan bir kısım üyeler, her davanın açıldığı tarihteki hukuksal duruma tabi olması gerektiği; zira, bir davanın davacısının, davayı açarken, temyiz ve karar düzeltme aşamaları da dahil olmak üzere, açtığı davanın o tarihteki hukuksal duruma gore çözüme kavuşturulacağı inancıyla lıaıeket edeceği, usul hukukuna ilişkin Kanun değişikliklerinin kamu düzenine ilişkin olmaları nedeniyle geçmişe etkili ( derdest davalar yönünden de uygulanması gerekli )olacaklarına dair, öğreti ve uygulamadaki görüşün, temyiz ve karar düzeltme sınırlarına yönelik değişiklikler bakımından uygulama yerinin bulunamayacağı yönünde görüş bildirmişlerdir.
Buna karşılık, çoğunluğun benimsediği görüş şu şekilde oluşmuştur: Bir davada tarafların temyiz yoluna başvurabilmeleri için, öncelikle o davanın usul hukuku kuralları çerçevesinde temyizi olanaklı bulunan bir kararla sonuçlandırılmış olması gerekeceği çok açıktır. Eş söyleyişle, henüz temyizi olanaklı bir nihai karara bağlanmamış olan bir davada, tarafların temyiz hakkının varlığından söz edilemez. Temyiz hakkı, gerekçesi veya sonucu itibariyle bir taraf veya taraflar aleyhine sonuçlar doğuran ve usul hukuku kurallarının temyizine olanak tanıdığı bir kararın verildiği tarihte doğar. Davanın daha önceki aşamalarında böyle bir hak doğmuş olamayacağına göre; bir Mahkeme kararının temyiz edilip edilemeyeceği belirlenirken, temyiz hakkının doğduğu ( kararın verildiği )tarihteki hukuksal durum esas alınmalı; karar tarihinde yürürlükte bulunan Kanun hükmü temyiz sınırı yönünden hangi düzenlemeyi içeriyor )se, ona bağlı kalmmalıdır. Buradaki “karar” teriminin,
yerel mahkemenin Özel Daire bozmasına karşı verdiği direnme kararını da kapsadığında duraksamaya yer yoktur.
Öte yandan, 5219 Sayılı Kanun’un Genel Gerekçesinde yer alan Kararların kesinlik sınırının çok düşük olması, davaların gereksiz yere uzamasına ve Yargıtay’ın iş yükünün artmasına neden olmaktadır.” şeklindeki ifade de. Kanun koyucunun, günümüzün ekonomik koşullarını ve paranın satın alma gücünü gözeterek, miktar ve değeri belirli bir sınırın altında kalan uyuşmazlıklar hakkında Yerel Mahkemelerce verilen hükümleri Yargıtay denetiminin dışında tutmayı amaçladığını göstermektedir. Anılan Kanun yorumlanırken, Kanun Koyucunun bu amacı da gözden uzak tutulmamalıdır.
Sonuç olarak, direnme kararları da dahil olmak üzere, yerel mahkemelerce kurulan hükümlerin temyizinin ve temyiz incelemesi sonucunda Yargıtay Daireleri ya da Ilukuk Genel Kurulu’nca verilen kararlara karşı karar düzeltme yoluna gidilmesinin mümkün olup olmadığı belirlenirken; temyiz ya da karar düzeltme istemi hangi karara yönelik ise, o kararın tarihinde yürürlükte bulunan Kanun hükmü esas alınmalıdır.
Somut olayda, temyiz istemi Yerel Mahkemenin 14.10.2004 günlü direnme kararına yöneliktir. Söz konusu tarihte, 5219 Sayılı Kanun’un temyiz sınırını bir milyar TL. olarak değiştiren hükmü yürürlükte bulunduğuna ve eldeki davanın müddeabbihi bu sınırın altında olduğuna göre, direnme kararı kesin olup, temyizi mümkün değildir.
Hal böyle olunca, davacı vekilinin temyiz dilekçesinin reddi gerekir.
HGK. 2005/21-131 L. 2005/140 K. 16.03.2005

Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, uyuşmazlık konusu yeni iş arama izin ücreti 4857 sayılı İş Kanunu’nun 27.maddesinde düzenlenen ve bu maddeye dayalı bir istem olup, somut olayda, toplu iş sözleşmesine dayalı olarak istemde bulunulmadığından; toplu iş sözleşmesine dayalı uyuşmazlıklarda yargıcın toplu iş sözleşmesini yorumlayarak karar vermesi gerektiği ve içerisinde özel bir tespit hükmü niteliğinde olan yorum kararını da barındırması karşısında bu tür uyuşmazlıkların temyiz incelemesinde kesinlik sınırının gözetilemeyeceğine ilişkin Hukuk Genel Kumlu kararının uygulanmasına olanak bulunmamaktadır.
Bu hususlar Hukuk Genel Kurulu’nun 06.05.2009 gün ve 2009/9-88-166; 12.04.2006 gün ve 2006/9-188-160 sayılı kararlarında da benimsenmiştir.
HGK. 2009/9-535 R 2009/536 K 18 11.2009

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
1 -Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, işin esasına geçilmeden önce, davanın niteliği ve müddeabihi itibariyle direnme kararının temyizinin mümkün olup olmadığı hususu ön sorun olarak incelenmiştir.
Bilindiği üzere kanun koyucu, belirli düşüncelerle, miktar veya değeri belirli bir tutarın altında kalan taşınır mal ve alacak davalarına ilişkin nihai kararların kesin olduğunu, dolayısıyla temyizinin olanaklı bulunmadığını hükme bağlamıştır (HUMK.M.427).
Dava, vardiyalı çalışma nedeniyle, Toplu İş Sözleşmesinde belirtilen ara dinlenme ücretinin hüküm altına alınması isteğine ilişkindir.
Yerel mahkemece; TÎS’nin 61.maddesinin yorumu ve emsal yargı kararları gözönünde tutulduğu belirtilerek, davacının 371.574.000 TL. olan isteminin kabulüne karar verilmiştir.
Toplu İş Sözleşmesine bağlanmış bir hakkın verilmemesi veya eksik verilmesi toplu hak uyuşmazlıklarını ortaya çıkarmaktadır.
2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu, toplu hak uyuşmazlıklarının çözümünde yorum davası ile birlikte, diğer yasal düzenlemelerden farklı, özel nitelikli bir dava türü olarak, eda davasına yer vermiştir.
Toplu İş Sözleşmesinin genellikle düzenleyici bölümünde ycı alan hükümler yönünden karşı tarafı ifaya zorlamak için özel yaptırımlarla donatılmış olan eda davalarının, işyerinde çalışma barışını en kısa sürede sağlamayı amaçladığı söylenebilir. Eda davalarının konusu çoğunlukla para borcuna ilişkin olsa da, ayni yükümlülüklerin yerine getirilmesi de istenebilir.
İşyerinde uygulanan toplu iş sözleşmesince tanınan bir hakkın işçilere uygulanmamasından dolayı tek bir işçi uyuşmazlığı yargıya taşıyabilir. Bu durumda da ortada bir toplu hak uyuşmazlığının bulunduğundan da söz edilebilir.
Toplu iş sözleşmesine dayalı iş uyuşmazlıklarının çözümünde yargıç, toplu iş sözleşmesi yorumlanarak karar verebilecektir. İçerisinde özel bir tespit hükmü niteliğinde olan yorum kararını da barındırması karşısında bu tür uyuşmazlıkların temyiz incelemelerinde, HUMK.427.madde de belirtilen miktar itibariyle kesinlik sınırının gözetilmemesi gerektiğine, dolayısıyla bu davaların miktar ve değerine bakılmaksızın temyizinin olanaklı bulunduğuna, yapılan ikinci görüşmede, oyçokluğuyla karar verilmiştir.
HGK. 2006/9-188 E. 2006/190 K. 12.04.2006

Mahkemece verilen karara karşı taraf vekilleri yasal süresi içinde temyiz yoluna başvurmuş ise de, mahkemece hükmolunan miktarın kesinlik sınırı içinde kaldığından söz edilerek 23.11.2009 tarihli kararla temyiz isteğinin reddine dair karar verilmiştir.
Taraf vekilleri temyizin reddi kararını süresi içinde temyiz etmiştir.
Davaya konu olayda davacı işçi halen işyerinde çalışmaya devam ettiği gibi, istek toplu iş sözleşmesine dayalı olup uyuşmazlık toplu iş sözleşmesinin uygulanmasından kaynaklanmaktadır. Bu şekilde verilen karar ile toplu iş sözleşmesinin ilgili hükümleri yönünden bir yorum da içermektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.11.2009 gün ve 2009/ 9-53 I E, 2009/ 532 K. sayılı kararında da belirtildiği gibi, toplu iş sözleşmesinden doğan isteklerde verilen kararın özel bir tespit içermesi sebebiyle kesinlik sınırına bakılmamaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12.4.2006 gün ve 2006/ 9-174 E, 2006/ 176 K. sayılı kararı da bu yöndedir. Böyle olunca mahkemece verilen 23.11.2009 tarihli temyiz talebinin reddi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA karar verilerek yapılan inceleme sonunda.
9.HD. 2010/1261 E. 2012/11558 K. 05.04.2012

Davacı vekili mahkemece bakiye karar harcı ödenmeksizin ilamın verilmesi yönündeki talebin reddine ilişkin 13.04.2009 gün ve 2006/ 841 E. 2008/ 880 K sayılı ek karar temyiz edilmiştir.
Karar tarihinden sonra 6009 Sayılı Gelir Vergisi Kanunu İle Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 18. maddesi ile değiştirilen 492 Sayılı Harçlar Kanunu’nun nispi harçlarda ödeme zamanını düzenleyen 28. maddesi, “ Karar ve ilam harçlarının dörtte biri peşin, geri kalanı kararın verilmesinden itibaren iki ay içinde ödenir. Şu kadar ki, ölüm ve cismani zarar sebebiyle açılan maddi vc manevi tazminat davalarında peşin alınan harcın oranı yirmide bir olarak uygulanır. Bakiye karar ve ilam harcının ödenmemiş olması, hükmün tebliğe çıkarılmasına, takibe konulmasına ve kanun yollarına başvurulmasına engel teşkil etmez” şeklinde değiştirilmiştir.
Buna göre mahkemece karar örneğinin verilmesi talebinin reddine gerekçe yapılan 492 Sayılı Harçlar Kanunundaki açık düzenleme gereğince bakiye karar harcı ödenmeksizin karar örneğinin verilmesine engel teşkil eden yasadaki değişiklik karşısında mahkemece verilen 13.04.2009 gün ve 2006/ 841 E. 2008/ 880 K sayılı ek karar hatalıdır.
9. HD. 2009/12779 E. 2011/13497 K. 05.05.2011

Karar taraf vekillerinin yüzüne karışı 28.10.2008 tarihinde tefhim edildikten sonra davalı vekili 14 TL temyiz karar harcı ve 60 TL temyiz yoluna başvurma harcı olmak üzere toplam 74 TL yi 30.10.2008 tarihinde yatırarak kararı temyiz etmiştir.
Mahkemece 140 TL bakiye karar harcı, 187 TL temyiz harcı, 15 TL posta giderinin tebliğ tarihinden itibaren 7 günlük kesin süre içerisinde yatırılması için davalıya muhtıra çıkarılmıştır.
Muhtıra 25.11.2008 de davalı vekiline tebliğ edilmiştir.
Mahkeme 5.12.2008 tarihli 2007/26 L 2008/ 661 K sayılı Ek Karar ile muhtıradaki miktarların yatırılmadığı gerekçesiyle davalının temyiz talebinin reddine karar vermiştir.
Davalı vekili 5.12.2008 tarihinde muhtırada belirtilen miktarı yatırmış ve muhtırada belirtilen sürenin son 3 günü rahatsız olduğuna ilişkin 2.12.2008 tarihli 3 günlük istirahat raporunu sunmuştur.
Harçlar Kanunu’nun 6009 sayılı Kanun ile değiştirilen 28/a bendinin 2. cümlesi uyarınca bakiye karar ve ilam harcının ödenmemiş olması, hükmün tebliğe çıkarılmasına, takibe konulmasına ve kanun yollarına başvurulmasına engel teşkil etmez. Bu nedenle temyiz harç ve giderleri yatırıldıktan sonra bakiye karar harcının yatırılmamış olması temyiz isteminin reddine neden olmaz. Davalı vekili muhtırada belirtilen miktarı yatırdığına güre mahkemenin ek kararı ile davalının temyiz isteminin reddine karar vermesi hatalı olduğundan Ankara 15.İş Mahkeme’sinin 5.12.2008 tarihli 2007/26 E 2008/ 661 K sayılı Ek Kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA karar verilerek yapılan inceleme sonucunda…
9. HD. 2009/5423 E. 2011/4887 K. 24/02/2011

6100 Sayılı HMK geçici 3. Madde 1. Fıkrasına göre; “Bölge adliye mahkemelerinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca Resmî Gazete’de ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.” 2. Fıkrasına göre; Bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 Sayılı Kanunun 26/09/2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 454 üncü madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunur. Yine geçici 1. Madde 2. Fıkrasına göre; “Bu Kanunun, senetle ispat, istinaf ve temyiz ile temyizde duruşma yapılmasına ilişkin parasal sınırlarla ilgili hükümleri Kanunun yürürlüğe girmesinden önceki tarihte açılmış olan dava ve işlerde uygulanmaz.”
5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 5.maddesine göre iş mahkemesinden verilen kararlar tethim ve tebliğ tarihinden itibaren 8 gün içinde temyiz olunabilir. Bu süre içinde temyiz dilekçesinin hakime havale edildikten sonra temyiz defterine kaydının yaptırılması ve harcının yatırılması gerekir. Temyiz süresi içinde temyiz dilekçesi temyiz defterine kaydedilmiş, ancak harç yatırılmamış ise, harç ve temyiz giderlerinin yatırılması için ilgili tarafa HUMK.’nun 434/3. Maddesi gereği 7 günlük kesin süre verilmesi gerekir. 8 günlük süre içinde temyiz cdilmeyen(HUMK.432/4), temyiz defterine kaydı yapılmayan(HUMK. 434/2) veya verilen kesin süre içinde temyiz harç ve gideri yatırılmayan(HUMK. 434/3) kararlar kesinleşmiş olur.
Davalı vekilinin süresinde temyiz dilekçesi vermesine rağmen temyiz giderlerini karşılamaması sebebiyle mahkemece usulüne uygun olarak muhtıra çıkarıldığı, muhtıranın 10.08.2012 tarihinde Usulünce tebliğ edilmesine rağmen verilen 7 günlük süre içerisinde eksiklerin giderilmediği anlaşılmaktadır. Temyiz isteminin reddine ilişkin mahkemece verilen
15.09.2012 günlü ek karar Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunumun 424/3, 432/4 maddelerine uygun olduğundan bu karara yönelik temyiz isteminin reddi ile ek kararın ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine, 27.11.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.
9. HD. 2012/34416 E. 2012/39583 K. 27.11.2012

Somut olayda, davalı vekiline çıkartılan muhtırada eksik giderin, belirtilen süre içerisinde “mahkeme veznesine” yatırılması değil, yer belirtilmeksizin “yatınnası-getirmesi” istenilmiş olup, Yasanın aradığı biçimde ihtar yapıldığı kabul edilemez. Gerçekleşen bu durum karşısında anılan muhtıra geçersizdir. Davalı vekili, verilen süreden sonra gerekli giderleri tamamlamıştır. Bu durumda, HUMK. nun 434/3. maddesinde, hükmün temyiz edilmemiş sayılmasının koşulu olarak düzenlenen halin somut olayda gerçekleşmediğine oybirliğiyle karar verilerek, işin esasının incelenmesine geçilmiştir.
HGK.2007/9-272 E. 2007/282 K. 16.05.2007

Davacı vekili hükmü temyiz ederken gerekli harcı talimat mahkemesi aracılığıyla yatırmış; mahkeme dilekçeyi havale ve temyiz defterine kaydetmiştir.
Ne var ki, temyiz posta giderinin, temyiz harcı ile birlikle yatırılmadığı da sabittir.
Mahkemece meşruhatlı (ihtarlı) davetiye tebliği ile 7 günlük süre verilmişse de, temyiz posta gideri bu süre geçtikten sonra yatırılmış; mahkemece bu konuda olumlu ya da olumsuz bir karar verilmeyerek, dosya temyiz incelemesi yapılmak üzere Hukuk Genel Kurulu’na gönderilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu’ndaki görüşmeler sırasında işin esasına geçilmeden önce; direnme kararını temyiz eden vekilin, temyiz giderini yatırması için gönderilen ihtarlı davetiyenin usulüne uygun bir muhtıra niteliğinde olup olmadığı; buna bağlı olarak bu davetiyede öngörülen yedi günlük süre geçtikten sonra temyiz posta giderinin yatırılmış olmasının, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (H.U.M.K.)’nun 434/3. maddesi uyarınca temyiz isteminden vazgeçilmiş sayılıp sayılmayacağı, ön sorun olarak incelenmiş ve aşağıdaki sonuca varılmıştır:
Konuya ilişkin H.U.M.K.’nun 434.maddesinin 3.fıkrasında; “Temyiz dilekçesi verilirken gerekli harç vc giderlerin tamamı ödenir. Bunların eksik ödenmiş olduğu sonradan anlaşılırsa, kararı veren hakim veya mahkeme başkanı tarafından verilecek yedi günlük kesin süre içinde tamamlanması, aksi halde temyizden vazgeçmiş sayılacağı hususu temyiz edene yazılı olarak bildirilir. Verilen süre içinde harç ve giderler tamamlanmadığı takdirde, mahkeme kararın temyiz edilmemiş sayılmasına karar verir. Bu kararın da temyiz edilmesi halinde 432 nci maddenin son fıkrası hükmü kıyasen uygulanır.”
Hükmü yer almaktadır.
Bu açık ifadeden de anlaşılacağı üzere hakim tarafından “temyiz harç ve giderlerinin tamamlanması için yedi günlük kesin süre” verilmesi ve ayrıca yazılı olarak “aksi halde temyizden vazgeçmiş sayılacağı hususu”nun bildirilmesi gerekmekledir. Şayet, bu süre, yasada belirtilen usule uyulmadan vc yazılıp altı hakimce imzalanmadan verilmişse, dolayısıyla da hakim tarafından usulünce düzenlenmiş muhtıra yoksa, geçerli bir bildirimin yapıldığından söz etmeye de olanak yoktur.
Mahkeme yazı işleri müdürünün veya kalem personelinin temyiz harcı veya giderinin tamamlanması için temyiz edene süre vermesi usule aykırıdır ve mahkeme yazı işleri müdürünün veya kalem personelinin vermiş olduğu süre üzerine temyiz harcını veya giderini ödememiş olan taraf, temyiz talebinden vazgeçmiş sayılamaz
Yargıtay’ın kararlılık kazanmış uygulamasına göre, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 434/3. maddesi çerçevesinde hakim kararı ile eksik harç ve giderlerin tamamlanması istemiyle ayrıca, bir muhtıra düzenlenmeli ve bu muhtırada, yapılması gereken işlemin ııc olduğu açıkça vc ilgili tarafın yanılmasına neden olmayacak biçimde gösterilmeli; buna yönelik olarak da ikmal edilecek harç ya da giderin miktarı ve yatırılma merci ve süresi, bunun yapılmamasının sonuçları net biçimde açıklanmalıdır.
Bu hususlar Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 26.06.1968 gün ve 1968/9- 483 E. – 476 K.; 01.10.1969 gün ve 1969/2-417 E.-719 K.; 19.02.1997 gün vc 1996/2-897 E.-1997/86 K.; 13.04.2005 gün ve 2005/12-237 E.-248 K.; 30.11.2005 gün ve 2005/5-634 E.-680 K.; 09.05.2007 gün ve 2007/12-178 E.-249 K.; 22.07.2009 gün ve 2009/18-348 E.- 398 K. sayılı ilamlarında açıkça vurgulanmış; daha sonra verilen kararlarda da kararlılıkla bu uygulama sürdürülmüştür
Nitekim, doktrinde de aynı görüş benimsenmiştir(Baki, Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6.Bası, Cilt 5, Sayfa 4587 vd.).
Oysa somut olayda mahkeme bu usule uygun muhtıra düzenlemek yerine sicil ve imzasını taşımayan tebligat parçasının üstüne sadece “Tebliğden itibaren 7 (yedi ) gün içinde gelerek temyiz masrafı olan 50 TL.’yi mahkememiz veznesine yatırmanız, aksi takdirde temyizden vazgeçmiş sayılacağınız hususu ihtar olunur.” İbarelerini yazarak, tebliğe göndermiş; bu tebligat 14.01.2010 tarihinde temyiz eden vekiline (birlikte çalışan daimi işçisine) tebliğ edilmiştir. Tebligatta yer alan ihtar altında mahkeme mührü bulunmakta ise de, mahkeme hakiminin sicil ve imzası yer almamaktadır. Davacı vekilince temyiz posta gideri 28.01.2010 günü yatırılmıştır.
Şu durumda; tebligat üzerine yazılan ve hâkimin sicil numarası ve imzasını taşımayan açıklamalar, yasanın aradığı yönteme uygun kabul edilemeyeceği gibi, hâkim tarafından verildiğinin kabulüne de olanak yoktur. Bu bakımdan hukuki sonuç doğuracak nitelikte de değildir.
Öyle ise, Mahkemenin, hâkim tarafından verilmiş; usulüne uygun bir kararı ve tebligatı bulunmadığından; hakim imzasından yoksun bildirimin hukuken geçerli kabul edilmesi mümkün olmadığı gibi; usule aykırı ve geçersiz bu belgenin hak kaybına yol açacak şekilde sonuç doğurması da kabul edilemez.
Dolayısıyla, bu tebligat anılan Kanun hükmüne uygun olmadığından, gerekleri süresi içerisinde yerine getirilmemiş olsa dahi, buna dayanılarak temyiz eden vekilinin hükmü temyizden vazgeçmiş sayılmasına olanak yoktur.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin İkinci Dairesi tarafından verilen 14.10.2008 tarihli Mesutoğlu/Tiirkiye davasına ilişkin kararda; yargı mercilerinin usul kurallarını çok sıkı uygulaması ve dar yorumlaması nedeniyle kişilerin, uyuşmazlığın esasının incelenmesinden mahrum bırakılması, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (A.İ.H.S.) 6/1. maddesinin ihlali olarak kabul edilmiştir. Bir iç hukuk kuralı haline gelen A.İ.H.S. ve buna dayanılarak verilen bu karar da göz önüne alındığında, hak kaybının önüne geçilecek şekilde değerlendirme yapılması olayın özelliğine daha uygun düşmektedir (Hukuk Genel Kurulu nun 22.0/.2009 gün ve 2009/18-348 E.- 398 K. sayılı ilamı).
Açıklanan bu durum karşısında anılan (tebligat) muhtıra gcçersizolduğundan davacı vekilinin temyiz posta giderini verilen süreden sonra yatırmış olması da sonuca etkili görülmemiş; H.U.M.K.’nun 434/3.maddesinde, “hükmün temyiz edilmemiş sayılmasının koşulu olarak düzenlenen halin” somut olayda gerçekleşmediği anlaşıldığından temyiz isteminin süresinde yapıldığı kabul edilerek, işin esasının incelenmesine geçilmesine oybirliğiyle karar verilmiştir.
Temyiz isteminin süresinde yapıldığı kabul edilerek ön sorun böylcce aşıldıktan sonra işin esasının incelenmesine geçilmiştir.
22. HD 2012/15480 E. 2013/4414 K. 05.03.2013

Somut uyuşmazlıkta hakimin sicil ve imzasını taşıyan ayrı bir muhtıra belgesi düzenlenmeksizin, tebligat üzerine açıklama yazılmak suretiyle ve masrafların mahkeme veznesine yatırılacağı açıkça gösterilmeden davalı vekiline muhtıra tebliğ edilmiştir. Bu muhtıranın geçerli kabul edilmesi mümkün değildir. Bu sebeple ve muhtıra konusundaki usuli eksikliğin giderilmesi açısından, davalı tarafın temyiz isteminin reddine ilişkin
26.04.2012 tarihli ek kararın bozulması gerekmiştir.
HGK. 2010/19-286 E. 2010/330 K. 16.06.2010

Dosya kapsamına göre, kararın 10.3.2009 tarihinde taraf vekillerine tefhim edildiği, kararın davalı vekili tarafından yasal süresi içerisinde 11.3.2009 tarihinde temyiz edildiği, ardından eksik karar ve ilam harcı ve posta masrafı ikmali için ihtaratlı davetiye çıkartıldığı ve 15.5.2009 tarihinde öngörülen sürede harç ve posta masrafı ikmali yapılmadığı gerekçesiyle, davalı vekilinin temyiz talebinin reddine karar verilmiştir.
Mahkemece tebliğ mazbatasına şerh edilen ihtaratın altında mahkeme hakiminin ismi, imzası ile mahkeme mührünün bulunmadığı için usule uygun verilmiş bir muhtıradan söz edilemez. Bu nedenle Mahkemece verilen
15.5.2009 tarih ve 2006/825 esas – 2009/218 karar sayılı temyiz talebinin reddine dair kararının KALDIRILMASINA, karar verilerek yapılan inceleme sonunda;
9. HD. 2009/22500 E. 2011/38413 K. 20.10.2011

Dosya kapsamına göre, kararın 10.3.2009 tarihinde taraf vekillerine tefhim edildiği, kararın davalı vekili tarafından yasal süresi içerisinde 11.3.2009 tarihinde temyiz edildiği, ardından eksik karar ve ilam harcı ve posta masrafı ikmali için ihtaratlı davetiye çıkartıldığı vc 15.5.2009 tarihinde öngörülen sürede harç ve posta masrafı ikmali yapılmadığı gerekçesiyle, davalı vekilinin temyiz talebinin reddine karar verilmiştir.
Mahkemece tebliğ mazbatasına şerh edilen ihtaratın altında mahkeme hakiminin ismi, imzası ile mahkeme mührünün bulunmadığı için usule uygun verilmiş bir muhtıradan söz edilemez. Bu nedenle Mahkemece verilen
15.5.2009 tarih ve 2006/825 esas – 2009/218 karar sayılı temyiz talebinin reddine dair kararının KALDIRILMASINA, karar verilerek yapılan inceleme sonunda;
9. HD. 2009/22500 E. 2011/38413 K. 20.10.2011

Davacı vekili kararı süresi içinde temyiz etmiş, davalı tarafa bu temyizin tebliği üzerine davalı vekili hükmü 16.8.2012 tarihinde katılma yoluyla temyiz etmiştir. Mahkemece 28.8.2012 tarihli ek karar ile davalı vekilinin temyiz talebinin reddine ilişkin ek karar tesis edilmiştir. İş mahkemesi kararlarına karşı temyiz yoluna başvurulması İş Mahkemeleri Kanununun 8. maddesinde düzenlemniştir. Söz konusu kanında katılma yoluyla temyize ilişkin herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak aynı kanunun 15. maddesi, İş Mahkemeleri Kanununda açıklık bulunmayan hallerde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun uygulanacağını düzenlemektedir. Bu açık atıf nedeniyle usul kanunundaki hükümlerin aynen uygulanması gerekeceğinden, temyiz dilekçesinin hükmü veren mahkeme aracılığıyla karşı tarafa tebliğ edileceğine, tebliğ tarihinden itibaren karşı tarafın cevap verebileceğine ve cevap veren tarafın evvelce süresinde temyiz etmemiş olsa dahi cevap dilekçesinde hükme ilişkin itirazlarının bildirerek temyiz isteğinde bulunabileceğine dair usul kuralının aynın uygulanması gerekir. Açıklanan nedenle davalı vekilinin temyiz talebinin reddine ilişkin verilen ek karar tesisi hatalı olup, 28.8.2012 tarihli ek kararın BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA karar verilmiştir.
22. HD. 2012/24001 E. 2013/14257 K. 13.06.2013

Somut olay açısından yapılan tespit ve değerlendirmede, açılan dava hakkında mahkemece davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiş, karar taraflarca temyiz edilmiş, 21/01/2014 tarih ve 2014/1042 E – 2014/1033 E sayılı kararı ile dosya tebligat eksikliğinden geri çevrilmiş, mahkemece tebligat eksikliği giderilmiş ve dosya tekrar Dairemize gönderilmiştir. Bu kez Dairemizin 16/04/2014 tarih ve 2014/9928 E – 2014/12854 K sayılı kararı ile temyiz aşamasındaki usulü eksiklikler nedeniyle dosya ikinci kez geri çevrilmiştir.
İkinci geri çevirme kararımızdan sonra, mahkemece davalı vekiline hitaben müzekkere şeklinde 27/05/2014 tarihli muhtıra tebliğ edilmiştir. Muhtırada özetle, ikinci geri çevirme kararında belirtilen eksikliklerin tamamlanması için gereğinin yapılması hususunun davalı vekiline tebliğ edildiği belirtilmiştir.
İkinci geri çevirme kararından sonra dosyaya iki evrak girmiştir. Bunlardan ilki, davalı vekilince, Ankara Nöbetçi İş Mahkemesi aracılığıyla mahkemeye sunulan, 19/03/2014 havale tarihli dilekçedir. Bu dilekçede davalı vekili, kararın kendilerince 13/03/2014 tarihinde temyiz edildiğini ancak sehven temyiz harçlarının yatırılmasının atlandığını belirttikten sonra devamla, gerekli temyiz harç ve giderlerinin yatırıldığını buna dair belgelerin dilekçe ekinde olduğunu ifade etmiştir. Dosyaya giren ikinci belge, davalı vekilince, Ankara Nöbetçi İş Mahkemesi aracılığıyla mahkemeye sunulan, 19/03/2014 havale tarihli dilekçe ekinde bulunan 19/03/2014 tarihli “sayman mutemedi alındısı” başlıklı belgedir. Bu belgenin incelenmesinde, davalı vekili avukat A.H.’nun temyiz harçlarını 19/03/2014 tarihinde Ankara 3 numaralı mahkemeler veznesine yatırdığı anlaşılmıştır.
Dosyada mevcut, davalı vekili A.H.’nun Ankara Nöbetçi İş Mahkemesi aracılığıyla mahkemeye gönderdiği, üzerinde hakim havalesi bulunmayan, 11/03/2014 tarihli davacının temyiz taleplerine verilen cevaplar ile katılma yoluyla temyiz talebini içerir dilekçenin incelenmesinde, davalı vekilinin katılma yoluyla temyiz talebinde bulunduğu anlaşılmıştır.
Dosyanın incelenmesinde, mahkemece gerekçeli kararın davalı vekili avukat FKD’m adresine tebliğe çıkartıldığı ancak muhatabın tanınmadığından bahisle tebligatın 06/12/2013 tarihinde mahkemeye iade edildiği görülmüştür. İş bu tebliğ mazbatasının incelenmesinde, mazbatanın içerisinde davalı vekiline tebliğ edilmek üzere gerekçeli karar ve davacının temyiz dilekçesinin bulunduğu anlaşılmıştır. Mahkemece bu kez gerekçeli karar davalı şirketin Ankara’da bulunan adresi nazara alınarak tebliğe çıkartılmış ve gerekçeli karar 05/03/2014 tarihinde davalı şirkete tebliğ edilmiştir. Bu tebliğe ilişkin dosyada kalan tebliğ mazbatası parçasının incelenmesinde, davalı şirkete tebliğ olunan evrakın gerekçeli karar olduğu, davacı vekilinin temyiz dilekçesinin mazbata içinde olup olmadığı yani davacı vekilinin temyiz dilekçesinin davalı şirkete tebliğ edilip edilmediği anlaşılamamıştır. Uyap ortamında yapılan araştırmada da bu husus tespit edilememiştir.
İkinci geri çevirme kararından sonra dosyaya giren ve yukarıda içerikleri belirtilmiş olan belgeler, gerekçeli kararın davalı şirkete tebliğ tarihi ve davalı vekilinin temyiz harçlarını yatırma tarihi hep birlikte değerlendirildiğinde, davalının sekiz günlük normal temyiz süresini kaçırdığı bir başka anlatımla süresinden sonra kararı temyiz ettiği anlaşılmıştır.
Ancak davalının katılma yoluyla temyiz talebinde bulunması nazara alındığında, katılma yoluyla temyiz isteminin süresinde olup olmadığının tespit edilebilmesi için davacının temyiz dilekçesinin, davalıya tebliğ edilip edilmediği edilmiş ise hangi tarihte tebliğ edildiği hususlarının bilinmesi gerekir. Davalı vekili açısından katılma yoluyla temyiz talebi için öngörülen iki haftalık süre, davacı vekilinin temyiz dilekçesinin davalıya tebliğ tarihinden itibaren işlemeye başlayacaktır. Yukarıda da açıklandığı üzere davacı vekilinin temyiz dilekçesinin gerekçeli kararla birlikte davalı vekiline tebliğ edilip edilmediği dosya kapsamından anlaşılamamıştır.
Tüm bu nedenlerle;
1- Davacı vekilinin temyiz dilekçesinin davalı vekiline tebliğ edilip edilmediği araştırılarak, tebliğ edilmiş ise buna dair belgelerin dosya içine konması,
2- Tebliğ edilmemiş ise davacı vekilinin temyiz dilekçesinin davalı vekiline tebliğ edilerek, tebliğ evraklarının dosyaya eklenmesi için dosyanın mahkemesine GERİ ÇEVRİLMESİNE, 24/09/2014 günü oybirliğiyle karar verildi.
9. HD. 2014/19542 E. 2014/28011 K. 24/09/2014

Temyiz süresi içinde temyiz dilekçesi temyiz defterine kaydedilmiş, ancak temyiz harç ve giderleri yatırılmamış veya eksik yatırılmış ise, temyiz harç ve giderlerinin yatırılması veya tamamlanması için ilgili tarafa HUMK nun 434/3. maddesi gereği bir muhtıra ile 7 günlük kesin süre verilmesi gerekir. Mahkemece ilgili tarafa gönderilen temyiz harç ve giderlerinin yatırılması veya tamamlanmasına dair iş bu muhtırada, verilen kesin süre içinde temyiz harç ve giderlerinin yatırılmaması ya da tamamlanmaması halinde mahkeme kararının temyiz edilmemiş sayılacağına karar verileceğinin açıkça yazılması
gerekir. Yine bu muhtırada yatırılması veya tamamlanması istenen temyiz harç ve giderleri kalem kalem ve miktar olarak belirtilmeli, temyiz harç ve giderlerinin nereye yatırılacağı açıkça yazılmalıdır.
Yukarıda yazılı kanun hükümleri kapsamında somut olay incelendiğinde, gerekçeli kararın taraflara usulünce tebliğ edildiği, davalının hükmü süresinde temyiz ettiği, davalının temyiz dilekçesinin davacıya tebliğ edildiği ve davacının da katılma yoluyla hükmü temyiz ettiği anlaşılmıştır.
Her ne kadar davacı hükmü katılma yoluyla temyiz etmişse de dosya kapsamından davacının temyiz harç ve giderlerini yatırmadığı anlaşılmıştır. Yukarıda da belirtildiği üzere temyiz harç ve giderleri yatırılmamış veya eksik yatırılmış ise, temyiz harç ve giderlerinin yatırılması veya tamamlanması için ilgili tarafa HUMK nun 434/3. maddesi gereği bir muhtıra ile 7 günlük kesin süre verilmesi gerekir. Mahkemece ilgili tarafa gönderilen temyiz harç ve giderlerinin yatırılması veya tamamlanmasına dair iş bu muhtırada, verilen kesin süre içinde temyiz harç ve giderlerinin yatırılmaması ya da tamamlanmaması halinde mahkeme kararının temyiz edilmemiş sayılacağına karar verileceğinin açıkça yazılması gerekir. Yine bu muhtırada yatırılması veya tamamlanması istenen temyiz harç ve giderleri kalem kalem ve miktar olarak belirtilmeli, temyiz harç ve giderlerinin nereye yatırılacağı açıkça yazılmalıdır.
Bu nedenle, temyiz harç ve giderlerinin yatırılması kapsamında davacıya muhtıra gönderilmesi ve temyize dair diğer usulü işlemlerin tamamlanması için dosyanın mahkemesine GERİ ÇEVRİLMESİNE, 28/05/2014 günü oybirliğiyle karar verildi.
9. HD. 2014/14079 E. 2014/17357 K. 28/05/2014

Nisbi harca tabi davalarda, hükmü katılma yoluyla temyiz eden davacının, temyiz başvuru harcı ve ilam harcının 1/4 ‘nü peşin olarak yatırması gerekir. (10.5.1965 gün ve 1/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı)Katılma yoluyla hükmü temyiz eden davacının, temyiz harcını hiç yatırmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda davacıya harcı ikmal etmesi için HUMK’nun 434.maddesi uyarınca mehil verilmesi, süresi içinde harcın ikmal edilmesi halinde dosyanın temyiz incelemesi yapılmak üzere geri gönderilmesi, süresi içinde harç yatırılmadığı takdirde kararın temyiz edilmemiş sayılmasına karar verilmesi için dosyanın mahkemesine, GERİ ÇEVRİLMESİNE, 26.05.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.
7. HD. 2014/616 E. 2014/11243 K. 26.05.2014

Davalının temyizi yönünden; 6100 sayılı HMK’ııun geçici 3.madde 1. fıkrasına göre; “Bölge adliye mahkemelerinin, 26/09/200-1 tarihli 5235 sayılı Adli yargı ilk derece mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2.maddesi uyarınca Resmi Gazetede ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur. “2. fıkrasına göre; Bölge Adliye Mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26/09/2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ila 454.madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.
Katılma yolu ile temyize ilişkin 5521 sayılı yasada düzenleme bulunmamaktadır. 5521 sayılı Yasanın 15.maddesi uyarınca “bu kanunda sarahat bulunmayan hallerde HUMK’nun hükümleri uygulanır.”
1086 sayılı HUMK’nun 433, 2.maddesinde katılma yoluyla temyiz süresi “tebliğinden itibaren 10 gün” olarak düzenlenmiştir.
Eldeki davada mahkemenin gerekçeli kararı ile davacının temyiz dilekçesi davalı tarafa 10/12/2013 günü tebliğ edilmiş, davalı kararı temyize cevap dilekçesi ile 25/12/2013 tarihinde temyiz etmiştir. Bu haliyle katılma süresi ile temyiz süresinin son günü olan 20/12/2013 günü geçirilmiş olduğundan davalının temyiz dilekçesinin süre yönünden reddi gerekmiştir.
7. HD. 2014/1920 E. 2014/10123 K. 08/05/2014

Dairemizce yapılan temyiz incelemesi sırasında açıklanan hususlar ve dosya içindeki bilgi ve belgeler gözden kaçırılmak suretiyle davanın davalı yönünden reddine karar verilmesi gerektiğine dair karar verilmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 10.2.1988 gün ve 1987/2-520 E, 1988/89 K.sayılı kararında, Yargıtay’ca temyiz incelemesinin yapıldığı sırada dosyada bulunan bir belgenin gözden kaçırılması, maddi hata nedeni olarak açıklanmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kökleşmiş içtihatları maddi hataya dayanan bozma ya da onama ilamının usulü kazanılmış hak oluşturmayacağı yönündedir(Yargıtay HGK. 17.1.2007 gün 2007/ 9-13 E, 2007/ 17 K.; Yargıtay HGK. 25.6.2008 gün 2008/11-448 E, 2008/454 K.).
Ayrıca belirtmek gerekir ki, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 4.2.1959 gün ve 1957/13 E, 1959/5 K, vc 9.5.1960 gün ve 1960/21 E, 1960/9 K, sayılı kararlarında açıklandığı üzere Yargıtay’ca maddi hata sonucu verilen bir karara yerel mahkemece uyulmasına karar verilmesi halinde dahi usulü kazanılmış hak oluşmaz ve Yargıtay’ın hatalı bozma kararından dönülmesi mümkündür.
Açıklanan nedenlerle maddi hayata dayanan bozma kararma uyulmakla da usulü kazanılmış hak oluşmaz. Dairemizce daha önce verilen hükmün bozulmasına dair kararın ortadan kaldırılmasına ve yerel mahkeme kararının aşağıdaki gibi bozulmasına dair karar vermek gerekmiştir.
HÜKÜM:
1. Dairemizce 5.10.2006 tarihinde verilen 2006/4721 E, 2006/25951 K.sayılı bozma kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,
2. İşyerinin 2.6.2003 tarihinde davalı şirkete devredildiği vc davacının 3.7.2003 tarihine kadar çalıştığı ve bu tarihte odasının kilidi değiştirilmek suretiyle iş sözleşmesinin feshedildiği tanık beyanları ile noter tespit tutanağından anlaşılmakla dosya içindeki bilirkişi raporu bir değerlendirmeye tabi tutulmalı ve davaya konu işçilik alacaklarıyla ilgili bir karar verilmelidir.
9. HD. 2008/16004 E. 2009/11807 K. 28/04/2009

Somut olayda, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 2009/43287 esas ve 2012/5677 karar sayılı ve 23.02.2012 tarihli ilamında davacının ispatlanan hafta tatili çalışması karşılığının ödendiğinin işverence yazılı olarak ispatlanması gerektiği belirtildiğinden, mahkemece hafta tatili alacağının da hüküm altına alındığı anlaşılmaktadır. Ancak dosyada dinlenen tüm şahitler işyerinde pazar günleri çalışılmadığını beyan ettiğinden davacı aslında hafta tatillerinde çalıştığını yöntem ince ispatlayamamıştır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun kökleşmiş içtihatları maddi hataya dayanan bozma ya da onama ilamının usuli kazanılmış hak oluşturmayacağı yönündedir.
Ayrıca belirtmek gerekir ki, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 04.02.1959 gün ve 1957 /13 esas, 1959 karar ve 09.05.1960 gün 1960/21 esas, 1960/9 karar sayılı kararlarında açıklandığı üzere Yargıtayca maddi hata sonucunda verilen bir karara mahkemece uyulsa dahi usuli kazanılmış hak oluşmaz.
Bu durumda, hafta tatillerinde çalışıldığı davacı tarafından yöntemince ispatlanamadığından, maddi hayata dayalı bozma ilamının kazanılmış hak oluşturmayacağı da göz önünde bulundurularak, hafta tatili alacağının reddine karar verilmesi gerekirken kabulü hatalı olup bozmayı gerektinniştir.
22. HD. 2013/7753 E. 2014/6972 K. 07.04.2014

Somut olayda, davalı taraf, 09.05.2011 tarihinde yapılan ıslaha karşı beyanlarını içeren 06.07.2011 havale tarihli dilekçesinde, sadece davacının 1086 sayılı Kanun’un 86. maddesi gereğince, davalı şirket aleyhine doğacak zarar ve ziyan için teminat yatırması gerektiğini belirtmiş, zamanaşımı def ’ inde bulunmamıştır. Ayrıca, ıslahtan önce 21.04.2011 tarihli bilirkişi raporuna yönelik beyan ve itirazlarını içeren dilekçesinde, fazla çalışma ücreti alacağı yönünden zamanaşımı süresinin dava tarihinden itibaren beş yıl olduğu, ancak bilirkişinin 2001, 2002, 2003, 2004 ve 2005 yıllarına ilişkin olarak fazla çalışma hesapladığını belirtmiştir. Kaldı ki, davalının cevap dilekçesinde de zamanaşımı def’i yer almamaktadır. Bu durumda, davalı tarafın süresinde ve usulüne uygun yapılan bir zamanaşımı def’i bulunmadığından. Dairemizin 30.04.2013 gün ve 2013/5836 esas, 2013/9196 karar sayılı bozma kararında bir maddi hata yapıldığı anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca, maddi hataya dayanan bozma kararlarına uyulmasında usuli kazanılmış haktan söz edilemez. Mahkemece, bozma kararı öncesinde olduğu gibi karar v erilmesi gerekirken, yazılı şekilde ıslahla talep edilen yıllık izin ücreti, fazla çalışma ücreti, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle reddine karar verilmesi usul ve kanuna aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.
22. HD. 2014/7048 E. 2014/11613K. 06.05.2014

Dosya temyiz incelemesi için mahkemesince Dairemize gönderilmişse de daha önce Dairemizin 07.05.2012 gün ve 2011/42033 Esas – 2012/15607 Karar sayılı ilamı ile temyizen incelendiği, kararın bozulmasına karar verildiği, Dairemiz kararının UYAP ortamında elektronik imza yoluyla onaylandığı anlaşılmıştır.
SONUÇ:
1- Dosya hakkında daha önce karar verildiğinden tekrar incelemeye gerek olmadığına,
2- Bilgi için bozma kararının ve bu kararın birer örneğinin dosyaya konulmasına,
3- Esasın bu şekilde kapatılmasına ve dosyanın mahalline GÖNDERİLMESİNE,
9. HD. 2012/25020 E. 2012/27157 K. 10.07.2012

Yukarıda esas ve karar sayısı belirlilen dava dosyasının yapılan temyiz incelenmesi sonunda Dairemizin 03.02.2011 tarih ve 2010-51668 E. 2011 -2349 K sayılı ilamı ile BOZULMASINA karar verilerek dosyanın mahkemesine iade edilmesi üzerine yapılan inceleme sonunda;
Mahkemenin BOZMA kararı üzerine usulü işlemleri yapması gerekirken UYAP ortamında gönderilen bozma ilamını fark etmeyerek dosyayı Dairemize gönderdiği, kararımız üzerine işlem yapılmadığı anlaşılmakla dosyanın BOZMA kararı uyarınca işlem yapılmak üzere mahkemesine gönderilmesine karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle karar verilmesine yer olmadığına esasın bu şekilde kapatılmasına dosyanın BOZMA sonrası usulü işlemlerin yapılması için mahkemesine İADESİNE,
9. HD. 2011/27899 E. 2011/23027 K. 07.07.2011

Yukarıda esas ve karar sayılı dava dosyasının Dairemizin 03.07.2008 tarih ve 2008/24189 E.2008/18723 K.sayılı ilamı ile eksiklik ikmali için Mahkemesine geri çevrildiği,
Dava dosyasının Mahkemenin 01.08.2008 tarih vc 2003/90 esas,2006/381 karar sayılı yazısı ile Dairemize gönderildiği ve yapılan temyiz incelenmesi sonunda Dairemizin 11.11.2010 tarih ve 2008/37247 E.2010/33659 K.sayılı ilamı ile verilen kararın bozulmasına karar verilerek dosyanın Mahkemesine iade edildiği,
Mahkemenin bozma kararı üzerine dosyayı esasa alarak bozma sonrası usulü işlemleri yapması gerekirken UYAP ortamında gönderilen bozma ilamını farketmeyerek dosyayı “eksiklik ikmaline ilişkin işlemleri tekrar yaparak” Dairemize gönderdiği, bozma kararımız üzerine işlem yapılmadığı anlaşılmakla dosyanın bozma kararı uyarınca işlem yapılmak için Mahkemesine gönderilmesine karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ:
Yukarıda açıklanan nedenlerle karar verilmesine yer olmadığına, dosyanın esasa alınarak bozma sonrası usulü işlemlerin yapılması için Mahkemesine iadesine,
9. HD. 2011/10221 E. 2011/8509 K. 24.03.2011

Somut olayda, mahkemece, işçilik alacakları bakımından davanın kabulüne ve belirlenen alacak miktarlarının davalıdan tahsiline karar verilmiş olup, dava temyiz talebinde bulunan N.İnşaat Ltd. Şti’ne davalı istemi ile ihbar olunmuşsa da, ihbar olunan davaya katılmadığı gibi kendisine davayı ihbar eden davalıyı temsil etmek istediğini de bildirmemiştir. Başka bir deyişle ihbar olunan davada taraf sıfatını kazanmamıştır. Hal böyle olunca ihbar olunanın temyiz hakkı yoktur.
O halde ihbar olunan N. İnşaat Ltd. Şti.’nin temyiz dilekçesinin, ihbar olunanın temyiz hakkı olmadığından reddine karar vermek gerekmiştir.
7. HD. 2013/3006 E. 2013/9598 K. 23.05.2013

Bilindiği gibi temyiz yoluna ancak davanın tarafları başvurabilir. Kanun’da bir düzenleme olmamakla birlikte, taraflar yanında davada fer’i müdahil olarak yer alanın da temyiz yoluna başvurması mümkündür (Pekcanıtez, Hakan/ Atalay, Oğuz/Özekes, Muhammet: Medeni Usul Hukuku, 11 .B, Ankara 2011, s. 620). Hükmü temyiz eden Abdullah Erdem davada ihbar edilen sıfatı ile yer almış, müdahil olarak davalı yanında yer almamıştır (IIMK m. 66 vd.). Bu nedenle temyiz yoluna başvurmasına da yasal olanak bulunmadığından temyiz dilekçesinin reddi gerekir.
HGK. 2013/9-219 E. 2013/833 K. 14.06.2013

.
6100 Sayılı HMK 61.maddesine göre “Taraflardan biri davayı kaybettiği takdirde, üçüncü kişiye veya üçüncü kişinin kendisine riicu edeceğini düşünüyorsa, tahkikat sonuçlanıncaya kadar davayı üçüncü kişiye ihbar edebilir.”
Davalının talebi üzerine dava anılan hüküm doğrultusunda S.Karadeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsü Müdiırlüğü’ne ihbar edilmiştir.
İhbar olunan kurum vekili 19.11.2011 tarihli dilekçesiyle, davalıyla aralarında asıl-alt işveren ilişkisi bulunmadığını, davayı takip etmeyeceklerini, davalı yanında katılma taleplerinin de bulunmadığını beyan etmiştir.
Mahkemece hüküm davanın tarafları hakkında verilmiştir.
Davalı kararı temyiz etmemiştir.
İlke olarak hüküm taraflara yönelik olarak verilir ve ancak taraflar hakkında kesin hüküm oluşturur. Hükmün dolaylı olarak üçüncü bir kişinin hukukî durumunu etkilemesi söz konusu olması halinde o üçüncü kişi taraflardan biri yanında müdahale isteğinde bulunabilir. Bu takdirde fer’i müdahale durumu gerçekleşir. Kararı temyiz hakkı taraflara ait bir yetki olduğundan miidahil yalnız başına kararı kural olarak temyiz edemez. Katıldığı tarafla birlikte, başka bir anlatımla katıldığı taraf temyiz isteğinde bulunduğu takdirde fer’i miidahil de temyiz isteğinde bulunabilir. Ancak fer’i müdahale isteği mahkemece reddedilmiş ise katıldığı taraf temyiz etmese bile fer’i müdahil kararın fer’i müdahale isteğinin reddine ilişkin kısmını temyiz edebileceği gibi, müdahil hakkında hüküm kurulmayacağı yolundaki usul kuralına aykırı hareket halinde de fer’i müdahil hükmün kendisine ilişkin kısmına karşı katıldığı taraf temyiz etmese bile temyiz isteğinde bulunabilir.
Mahkemece ihbar olunan S. K. Tarımsal Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü’ne yönelik hüküm kurulmadığından, temyiz eden kurum davaya katılmadığından ve ayrıca davalı tarafından karar temyiz de edilmediğinden ihbar olunan kurumun tek başına temyiz hakkı bulunmamaktadır.
İhbar olunan S. Karadeniz Tarımsal Araştırma Enstitüsü Müdürlüğümün temyiz talebinin HUMK.’nun 432 maddesi uyarınca REDDİNE.
9. HD. 2012/23270 E, 2012/25686 K. 03.07.2012

İlke olarak hüküm taraflara yönelik olarak verilir ve ancak taraflar hakkında kesin hüküm oluşturur. Hükmün dolaylı olarak üçüncü bir kişinin hukukî durumunu etkilemesi söz konusu olması halinde o üçüncü kişi taraflardan biri yanında müdahale isteğinde bulunabilir. Bu takdirde fer’i müdahale durumu gerçekleşir. Kararı temyiz hakkı taraflara ait bir yetki olduğundan müdahil yalnız başına kararı kural olarak temyiz edemez. Katıldığı tarafla birlikte, başka bir anlatımla katıldığı taraf temyiz isteğinde bulunduğu takdirde fer’i müdahil dc temyiz isteğinde bulunabilir. Ancak fer’i müdahale isteği mahkemece reddedilmiş ise katıldığı taraf temyiz etmese bile fer’i müdahil kararın fer’i müdahale isteğinin reddine ilişkin kısmını temyiz edebileceği gibi, müdahil hakkında hüküm kurulmayacağı yolundaki usul kuralına aykırı hareket halinde de fer’i müdahil hükmün kendisine ilişkin kısmına karşı katıldığı taraf temyiz etmese bile temyiz isteğinde bulunabilir.
Mahkemece ihbar olunan T.Gıda AŞ.’ne yönelik hüküm kurulmadığından, temyiz eden şirket davaya katılmadığından ve ayrıca karar davalı tarafından temyiz de edilmediğinden ihbar olunan şirketin tek başına temyiz hakkı bulunmamaktadır.
İhbar olunan T.Gıda AŞ.’nin temyiz talebinin HUMK.’nun 432 maddesi uyarınca REDDİNE.
9. HD. 2012/32272 E. 2012/34655 K. 16.10.2012

Bilindiği gibi temyiz yoluna ancak davanın tarafları başvurabilir. Kanun’da bir düzenleme olmamakla birlikte, taraflar yanında davada fer’i müdahil olarak yer almış olanın da temyiz yoluna başvurması mümkündür (Pekcamtez, Hakan/Atalay, Oğuz/Özekes, Muhammet: Medeni Usul Hukuku,
11. B, Ankara 2011, s. 620). Hükmü temyiz eden A.E. davada ihbar edilen sıfatı ile yer almış ise de, müdahil olarak davalı yanında yer almamıştır (HMK m. 66 vd.). Bu nedenle temyiz yoluna başvurmasına da yasal olanak bulunmadığından, temyiz dilekçesinin reddine karar vermek gerekmiştir.
Y. HGK. 2014/216 E. 2014/425 K. 02.04.2014

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Bilindiği üzere 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)  01.10.2011 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiş; 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) kanun yollarına ilişkin eski hükümleri ayrık olmak üzere yürürlükten kaldırılmıştır.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)’nun “Hükmün Müzakeresi” başlıklı 295.maddesine göre; hükmü, yargılamanın sona erdiğinin bildirildiği duruşmada hazır bulunan hâkim veya hâkimler verir. Bu şekilde hüküm verebilecek hâkimlerin tamamı hazır bulunmadıkça hüküm hakkında görüşme yapılamaz (f.2). Hüküm, gizli müzakere edilerek hazırlanır ve alenen tefhim olunur (f.l).
“Hüküm, Hükmün Verilmesi Ve Tefhimi” ise 6100 sayılı HMK’nun aynı başlıklı 294.maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre; Mahkeme, usule veya esasa ilişkin bir nihai kararla davayı sona erdirir. Yargılama sonunda uyuşmazlığın esası hakkında verilen nihai karar, hükümdür(f.l). Hüküm, yargılamanın sona erdiği duruşmada verilir ve tefhim olun ur( f.2). Hükmün tefhimi, her hâlde hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur (f.3). Zorunlu nedenlerle sadece hüküm sonucunun tefhim edildiği hâllerde, gerekçeli kararın tefhim tarihinden başlayarak bir ay içinde yazılması gerekir (f.4). Hükme ilişkin hususlar, niteliğine aykırı düşmedikçe, usule ilişkin nihai kararlar hakkında da uygulanır (f. 6).
Mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı (hükmün hangi hususları kapsayacağı) ise 6100 sayılı HMK’nun “Hükmün Kapsamı” başlıklı 297. maddesinde aynen;
“(1) Hüküm “Türk Milleti Adına” verilir ve bu ibareden sonra aşağıdaki hususları kapsar:
a) Hükmü veren mahkeme ile hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin ad ve soyadları ile sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa hükmün hangi sıfatla verildiğini,
b) Tarafların ve davaya katılanlann kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adreslerini.
c) Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri.
ç) Hüküm sonucu, yargılama giderleri ile taraflardan alman avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini.
d) Hükmün verildiği tarih ve hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin imzalarını.
e) Gerekçeli kararın yazıldığı tarihi.
(2) Hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.”
şeklinde düzenlenmiştir.
“Hükmün Yazılması” başlıklı 298.maddesi ise:
“(1) Hüküm, hükmü veren hâkim, toplu mahkemelerde başkan veya hükme katılmış olan hâkimlerden başkanın seçeceği bir üye tarafından yazılır.
(2) Gerekçeli karar, tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamaz.
(3) Hükümde gerekçesi ile birlikte karşı oya da yer verilir.
(4) Hüküm, hükmü veren hâkim veya hâkimler ile zabıt kâtibi tarafından imzalanır.”
hükmü yer almaktadır.
Açıklanan hükümlerin ortaya koyduğu bu biçim yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hal, yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır. Hatta giderek denebilir ki, dava içinden davalar doğar ve hükmün hedefine ulaşması engellenir. Kamu düzeni ve barışı oluşturulamaz.
Ayrıca, bozma kararı ile ilk hüküm hayatiyetini yitirdiğinden ona atıf suretiyle hüküm tesisinin yukarıda açıklanan kurallara uygun düşmeyeceği de aşikardır.
Nitekim, uzun süre uygulanan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu(HUMK)’nun 381, 388 ve 389. maddelerinde de yer alan benzer hükümler nedeniyle, Yargıtay’ın yerleşmiş görüşü de bu yöndedir (Hukuk Genel Kurulu’nun 19.6.1991 gün 323/391;10.9.1991 gün 281/415 ;
25.9.1991 gün 355/440; 05.12.2007 gün ve 2007/3-981/936 ; 23.01.2008 gün vc 2008/14-29/4; 30.12.2009 gün ve 2009/2-595-2009/603; 10.11.2010 gün ve 2010/20-626-2010/568; 13.07.2011 gün ve 2011/13-516-2011/529 sayılı kararları).
Ceza Genel Kurulu’nca da önceleri C.M.U.K.nun benzer hükümleri taşıyan 261 ve 268 maddelerinin, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile birlikte de bu kanunun 34,223,230,231,232 maddelerinin uygulanmasında bozulan kararın geçerliliğini ve yerine getirilme yeteneğini yitirdiğinden “önceki hükümde direnilmcsine” denilmekle yetinilerek ve atıf suretiyle hüküm kurulamayacağı kabul edilmiştir (Ceza Genel Kurulu’nun
2.2.1976 gün 1/22-25 sayılı; 12.05.1998 gün ve 1998/6-104-171 sayılı;
05.02.2002 gün ve 2001/1-417-2002/153 sayılı kararları).
6100 sayılı HMK’nun yürürlüğünden sonraki dönemde de Hukuk Genel Kurulu’nun 05.10.2011 gün ve 2011/20-607 E.-604 K.sayılı kararıyla bu ilkeler aynen kabul edilmiştir.
Somut olayda da aslolan kısa kararda açıklanan hükümlere uygun bir hüküm fıkrası oluşturulmamış; “önceki kararda direııilmesine” denilmekle yetinilmiştir.
O itibarla mahkemece, 6100 sayılı HMK’nun yukarıda açıklanan amir hükümleri gözetilmeksizin yazılı biçimde karar verilmesi doğru değildir.
Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.
HGK. 2012/9-297 E. 2012/207 K. 16.03.2012

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 388. (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu(HMK)’nun 297) maddesinde belirtilmiştir. Buna göre, hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait her hangi bir söz tekrar edilmeksizin isteklerin her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların mümkünse sıru numarası altında birer birer açık şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir.
Aynı kural, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 389. (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu(HMK)’nun 298.)maddesinde de tekrarlanmış; HUMK.nun 381. ((6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu(HMK)’nun 294.) maddesinde ise “Kararın tefhimi en az 388.maddede belirtilen hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçilerek okunması suretiyle olur” hükmüne yer verilmiştir.
Açıklanan hükümlerin ortaya koyduğu bu biçim, yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hal, yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır. Hatta giderek denebilir ki, dava içinden davalar doğar ve hükmün hedefine ulaşması engellenir. Kamu düzeni ve barışı oluşturulamaz.
Ayrıca, bozma kararı ile ilk hüküm hayatiyetini yitirdiğinden ona atıf suretiyle hüküm tesisinin yukarıda açıklanan kurallara uygun düşmeyeceği de aşikardır.
Nitekim, uzun süre uygulanan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanutıu(HUMK)’nun 381, 388 ve 389. maddelerinde de yer alan benzer hükümler nedeniyle, Yargıtay’ın yerleşmiş görüşü de bu yöndedir (Hukuk Genel Kurulu’nun 19.6.1991 gün 323/391; 10.9.1991 gün 281/415 ;
25.9.1991 gün 355/440; 05.12.2007 gün ve 2007/3-981/936 ; 23.01.2008 gün ve 2008/14-29/4; 30.12.2009 gün ve 2009/2-595-2009/603; 10.11.2010 gün ve 2010/20-626-2010/568; 13.07.2011 gün ve 2011/13-516-2011/529 sayılı kararları).
Ceza Genel Kurulu’nca da önceleri C.M.U.K.nun benzer hükümleri taşıyan 261 ve 268 maddelerinin, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe girmesi ile birlikte de bu kanunun 34,223,230,231,232 maddelerinin uygulanmasında bozulan kararın geçerliliğini ve yerine getirilme yeteneğini yitirdiğinden “önceki hükümde direnilmesine” denilmekle yetinilerek ve atıf suretiyle hüküm kurulamayacağı kabul edilmiştir (Ceza Genel Kurulu’nun 2.2.1976 gün 1/22-25 sayılı; 12.05.1998 gün ve 1998/6-104-171 sayılı; 05.02.2002 gün ve 2001/1-417-2002/153 sayılı kararları).
6100 sayılı HMK’nun yürürlüğünden sonraki dönemde de Hukuk Genel Kurulu’nun 05.10.2011 gün ve 2011/20-607 E.-604 K.sayılı kararıyla bu ilkeler aynen kabul edilmiştir.
Diğer taraftan, mahkemece direnme kararı verilmesi halinde, bu karar ile lehine olan taraf yararına usuli kazanılmış hak gerçekleşeceğinden hüküm fıkrasının direnden ilk karara uygun oluşturulması zomnludur. Mahkeme bozma ilamına kısmen direndiği yönünde bir karar oluşturmamışsa tümüyle ilk kararı gibi hüküm oluşturmak durumundadır. Eğer kısmi direnme varsa bu hususun açıklıkla belirtilmesi ve kısmen direnden kararın hüküm fıkrasının da bu kısmi direnmeye uygun oluşturulması gerekir.
Somut olaya gelince;
Dava, işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; Özel Dairece işin esasına ilişkin olmak üzere bozulmuştur.
Yerel Mahkemece önceki kararda direnilmiş; kararda kısmen direnildiğine ilişkin bir açıklamaya yer verilmemişken, direnden ilk karardan farklı hüküm kurulmuş; böylece her iki karar arasında faiz başlangıcı yönünden farklılık oluşmuştur.
Direnden ilk karardan farklı bir hüküm kurulmakla direnme kararı ile bu karar lehine olan taraf yararına gerçekleşen usulü kazanılmış hak da ihlal edilmiştir.
Mahkemece direnme kararı verildiğine göre kısa kararında ilk karara uygun biçimde hüküm fıkrası oluşturulmalı ve gerekçeli karar da bu karara uygun yazılmalıdır.
Bu itibarla; kamu düzeni ile ilgili ve kendiliğinden (resen) göz önünde bulundurulması gereken bu usul kuralına ve 6100 sayılı HMK (mülga 1086 sayılı HUMK)’nun yukarıda açıklanan amir hükümlerine aykırı biçimde yazılı olduğu üzere hüküm kurulması doğru değildir.
Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.
HGK. 2012/9-69 E. 2012/206 K. 16.03.2012

Taraflar arasındaki “Alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 14.îş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 24.12.2008 gün ve 2004/1450 E., 2008/1059 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 13.04.2011 gün ve 2009/10494 E., 2011/11204 sayılı ilamı ile;
“…Davacı, davalıya ait iş yerinde 01.03.1999-03.11.2004 tarihleri arasında çalıştığını, işveren tarafından iş akdinin haksız feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatları ile bir kısım işçilik alacaklarının hüküm altına alınmasını talep etmiştir.
Davalı vekili, davacının müvekkili şirkete bağlı çalışmalarının kesintili gerçekleştiğini, taraflar arasındaki iş akdinin davacının devamsızlığı nedeni ile haklı sebebe dayalı sonlandırıldığım ileri sürerek davanın reddine karar verilmesi talebinde bulunmuştur.
Yerel mahkemece, iş akdinin davalı işveren tarafından haksız feshedildiği, dava konusu işçilik ücretlerinin ödendiği hususunun geçerli delillerle ispatlanamadığı kanaatine varılarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Hüküm süresi içerisinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gercktirici sebeplere göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir
2- Davacı, davanın devamı sırasında verdiği 17.04.2006 tarihli dilekçe ile talebini miktar yönünden ıslah etmiş ve davalı taraf dava dilekçesinde fazlaya dair hakların saklı tutulmadığı gerekçesiyle ıslah talebine karşı çıkmıştır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 87/son maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildikten sonra ıslah yoluyla müddeabihin arttırılması da mümkündür. Ancak, olayımızda davacı dava dilekçesinde talep konusu alacaklardan fazlaya ait haklarını saklı tutmadığı gibi, davayı da kısmi dava olarak açmamıştır. Davacı dava konusu yapmadığı ve saklı tutmadığı kısımlardan zımnen vazgeçmiş ve isteklerini miktarla sınırlandırmış sayılır. (YHGK.nun 2004/4-200E. 2004/227 K.) Bu durumda davacı, isteyebileceği ücretleri dava dilekçesiyle sınırlandırdığından ve fazlaya ait taleplerini saklı tutmadığından fazlaya ilişkin isteklerinin reddine karar verilmesi gerekirken usul ve yasaya aykırı olarak yapılan ıslah isteğinin kabulü hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir….”
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü;
Bilindiği üzere; direnme kararının varlığından söz edilebilmesi için mahkeme bozmadan esinlenerek yeni herhangi bir delil toplamadan önceki deliller çerçevesinde karar vermeli; gerekçesini önceki kararına göre genişletebilirse de dcğiştirmemelidir.
Bir başka deyişle; mahkemenin gerekçesini değiştirerek karar vermiş olması halinde, direnme kararının varlığından söz edilemez.
Somut olayda da; yerel mahkeme, bozma kararından sonra ilk kararı verirken yürürlükte olmayan dolayısıyla gerekçesinde yer almayan 6100 sayılı HMK’nun 109.maddesine dayanmış ve açılan davanın kısmi dava olduğu gerekçesi ile kararında direnmiştir.
Bu durumda, Yerel Mahkemece direnme kararı olarak nitelendirilen temyize konu kararın, gerçekte bir direnme kararı değil yeni bir hüküm niteliğinde olduğu kabul edilmelidir.
Kurulan bu yeni hükmün temyizen incelenme görevi Hukuk Genel Kumluna ait olmayıp, Özel Daireye aittir.
Bu nedenle dosya Özel Daireye gönderilmelidir.
HGK. 2012/9-150 E. 2012/390 K. 15.06.2012

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Asıl dava; kıdem tazminatı, ücret, fazla çalışma, izin, vergi iadesi alacaklarının; karşı dava ise, ihbar tazminatının ödetilmesi istemine ilişkindir.
Mahkemece; kıdem ve ihbar tazminatına ilişkin taleplerin reddine, diğer işçilik alacaklarına ilişkin taleplerin kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Özel Dairece; yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçe ile karar bozulmuştur.
Mahkemece; kıdem tazminatı yönünden direnildiğinden bahisle ilk kararda değerlendirilmeyen tamamen yeni bir gerekçeye dayanılarak karar verilmiştir.
Hukuk Genel Kurulundaki görüşme sırasında, işin esasının incelenmesinden önce, temyize konu kararın gerçekte yeni hüküm niteliğinde olup olmadığı; dolayısıyla, temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulu’nca mı, yoksa Özel Dairece mi yapılması gerektiği hususu, ön sorun olarak değerlendirilmiştir.
Bilindiği üzere; direnme kararının varlığından söz edilebilmesi için mahkeme bozmadan esinlenerek yeni herhangi bir delil toplamadan önceki deliller çerçevesinde karar vermeli; gerekçesini önceki kararına göre genişletebilirse de değiştirmemelidir(HUMK.429 mad.).
Eş söyleyişle; mahkemenin yeni bir delile dayanarak ve/veya gerekçesini değiştirerek karar vermiş olması halinde, direnme kararının varlığından söz edilemez.
Somut olayda ise; Mahkemece, bozmaya konu ilk kararda 4857 sayılı İş Kanunu’nun 24/2.maddesi gereğince davacı işçinin işinin niteliğinde herhangi bir değişiklik olmadığından, iş sözleşmesinin işçi tarafından feshi haklı görülmeyerek kıdem tazminatı isteminin reddine karar verilmiştir.
Özel Dairece, davacı işçinin fazla çalışma ücretinin davalı tarafından ödenmediğinden, iş sözleşmesini feshinin haklı olduğu bu nedenle de kıdem tazminatı isteminin kabulüne karar verilmesine işaretle bozulması
üzerine, yerel mahkemece, bu kez ilk kararda değerlendirilmeyen ve hiç irdelenmeyen davacı işçinin fazla çalışma ücretinin ödenmemesi nedeniyle de iş sözleşmesinin işçi tarafından feshinin haklı olmadığı bu nedenle de kıdem tazminatı almaya hakkı bulunmadığı gerekçesi ile direnme olarak adlandırılan karar verilmiştir.
Böylece, mahkemenin, ilk kararda, tartışılıp değerlendirilmeyen yeni bir gerekçe ile karar verdiği; direnme olarak adlandırdığı temyize konu bu kararın usul hukuku anlamında gerçek bir direnme kararı olmadığı; bozmadan esinlenerek oluşturulan yeni gerekçeye dayalı, yeni bir hüküm niteliğinde olduğu her türlü duraksamadan uzaktır.
Hal böyle olunca; kurulan bu yeni hükmün temyizen incelenmesi görevi Hukuk Genel Kurulu’na değil; Özel Daireye aittir.
Bu nedenle, yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir.
HGK. 2011/9-301 E. 2011/416 K. 15.06.2011

Davacı babaannesinin cenazesine katılmak üzere izin almak suretiyle Trabzon’a aynı yerde çalışan babası ile birlikte gittiğini dönüşlerinde ise işveren tarafından devamsızlık nedeniyle iş akitlerinin feshedildiğini ileri sürerken davalı davacının izin almaksızın ve mazeret beyan etmeksizin işe gelmediğini belirterek iş akdinin haklı nedenle feshedildiğini savunmuştur.
Dinlenen davacı tanıkları davacı ve babasının cenazeye katılmak için Trabzon’a gittiklerini belirtmişler ancak yetkililerden izin alarak gidip gitmediklerini bilmediklerini ifade etmişlerdir.
Davalının tek tanığı ise davacının babaannesinin hasta olduğunu sonra da vefat ettiğini davacının işlen ayrılma sebebini bilmediğini ifade etmiştir.
Dosyada mevcut bilirkişi raporunda davacının babaannesinin vefatı nedeniyle devamsızlık yaptığı iddia edildiğine göre buna ilişkin nüfus kayıt örneğinin celbi gerektiğine işaret edilmiş ve karar aşamasında babaanneye ait vukuatlı nüfus kayıt örneği dosyaya sunulmuştur. İlgili kayda göre babaanne A.U’un ölüm tarihi 13.12.1999 dur. Söz konusu belgeye karşı davacıdan diyecekleri sorulmamıştır. Davacının babaannesine ait nüfus kaydının diğer delillerle birlikte değerlendirilip, gerektiğinde ölümüne ilişkin tutanağında celbedilerek sonuca gidilmesi gerekirken eksik inceleme ile karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir…”)
gerekçesiyle oybirliğiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda di ren il m iştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, iş akdinin haksız feshi nedeniyle kıdem ve ihbar tazminatı ile yıllık ücretli izin alacağının tahsili istemine ilişkindir.
Davacı vekili, davacının 1987 yılından itibaren devam eden iş akdinin davalı işveren tarafından babaannesinin cenazesi için kullandığı izin dönüşü haksız ve önelsiz olarak feshedildiğini beyanla, gerçek ücreti üzerinden hesaplama yapılarak ihbar ve kıdem tazminatı ile yıllık ücretli izin alacağının faizi ile tahsilini istemiştir.
Davalı vekili, davacının iş akdinin devamsızlığı nedeniyle 1475 sayılı İş Kanunu’nun 17/II-f bendi uyarınca haklı nedenle feshedildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.
Yerel Mahkemece, “10 yıllık çalışan davacının izin almaksızın cenazeye gitmesinin mümkün olmadığı, izinli olan davacının iş akdinin haksız olarak feshedildiği, bu nedenle ihbar ve kıdem tazminatlarına hak kazanıldığı ancak yıllık ücretli izin alacağının zamanaşımına uğradığı” gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne dair verilen karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece, yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçelerle bozulmuştur.
Yerel Mahkemece, “davacının memlekete gidiş nedeninin ne olduğunun ya da ölümün sonradan meydana gelmesinin sonucu değiştirmeyeceği” gerekçesiyle ve önceki gerekçeler tekrarlanmak suretiyle ilk kararda direnildiğinden bahisle hüküm kurulmuştur. Hükmü davalı vekili temyize getirmiştir.
Hukuk Genel Kurulundaki görüşme sırasında, işin esasının incelenmesinden önce, temyize konu kararın gerçekte yeni hüküm niteliğinde olup olmadığı; dolayısıyla, temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulu’nca mı, yoksa Özel Dairece mi yapılması gerektiği hususu, ön sorun olarak değerlendirilmiştir.
Bilindiği üzere; direnme kararının varlığından söz edilebilmesi için, mahkeme bozmadan esinlenerek yeni herhangi bir delil toplamadan önceki deliller çerçevesinde karar vermeli; gerekçesini önceki kararma göre genişletebilirse de değiştirmemelidir (6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 429. maddesi).
Eş söyleyişle; mahkemenin yeni bir delile dayanarak veya bozmadan esinlenerek gerekçesini değiştirerek veya daha önce üzerinde durmadığı bir hususu bozmada işaret olunan şekilde değerlendirerek karar vermiş olması halinde, direnme kararının varlığından söz edilemez.
Somut olayda ise;
Yerel Mahkemece bozmaya konu ilk kararda somut uyuşmazlığın değerlendirilmesi sırasında davacının babaannesinin ölümü nedeniyle izin aldığının kabulü ile devamsızlık gerekçesine dayalı işveren feshinin haksız olduğu kabul edilmiş iken; temyize konu direnme olarak adlandırdığı kararında, ilk kararda değinilmemiş olan davacıya ait nüfus aile kayıt tablosundan söz edilerek, ve özellikle ölüm tarihinin izin tarihinden sonra olmasının sonucu değiştirmeyeceği de vurgulanmak suretiyle hükme varılmıştır.
Mahkemenin direnme olarak adlandırdığı temyize konu kararın usul hukuku anlamında gerçek bir direnme kararı olmadığı; bozmadan esinlenilerek ilk kararda tartışılıp, değerlendirilmemiş yeni gerekçeye dayalı, yeni hüküm niteliğinde olduğu her türlü duraksamadan uzaktır.
Hal böyle olunca; kumlan bu yeni hükmün temyizen incelenmesi görevi, Hukuk Genel Kurulu’na değil, Özel Daireye aittir.
Bu nedenle, yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir.
HGK. 2011/9-627 E. 2011/722 K. 30.11.2011

Mahkemece Dairemizin 2008/28020 Esas 2010/14017 Karar sayılı bozma ilamına uyulmasına karar verilerek 01/07/2006 tarihinde 5538 sayılı Yasanın
2. maddesi ile 6245 sayılı Harcırah Kanunu’na geçici 5. maddenin eklendiği, bu maddenin c fıkrasında 31/07/2003 tarihli ve 4969 Sayılı Kanunun 1. maddesinin a bendi ve 04/07/2001 tarihli 631 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 14/ A maddesi uyarınca 22/07/2003 -26/04/2005 tarihleri arasında kendi yazılı talepleri üzerine naklen ataması yapılanlardan harcırah ödenmeyenlere bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 31/12/2006 tarihine kadar en son görev yaptıkları yerdeki idareye kendilerinin veya ölümleri halinde kanuni mirasçılarının başvurmaları durumunda başvuru tarihinden itibaren 3 ay içinde bu kanunun ilgili hükümleri uyarınca naklen atandıkları tarihte müstahak oldukları harcırahın ödendiği yılda yürürlükte olan kanuni faiz oranı ile birlikte ödeneceğinin belirtildiği, davacının kendi rızası ile naklen atamasının yapıldığı tarihin 15/09/2005 olduğu, dolayısıyla maddede belirtilen tarih aralığı içerisinde davacının naklen atamasının yapılmadığı, bu durumda bu madde gereğince davacının harcırah talebinin de yerinde olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
Hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.
Mahkemece hükmüne uyulan Dairemizin 2008/28020 Esas 2010/14017 Karar sayılı bozma ilamında davacının 5538 sayılı Yasanın geçici 5/ç maddesine göre harcırahı hak ettiği, mahkeme tarafından yasaya göre gerekli hesaplama yapılarak ve varsa yapılan ödemeler düşülerek alacak miktarının belirlenmesi gerektiği belirtilmiştir.
Mahkeme 03.03.2011 günlü oturumda bozma ilamına uyulmasına karar vermiştir.
Bozmaya uyulmakla davacı lehine kazanılmış hak oluşmuştur.
Öte yandan Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasasında eylemli direnme müessesesi bulunmamaktadır. Bu nedenle bozma ilamında belirtilen esaslar çerçevesinde araştırma yapılıp gerekirse bilirkişiden rapor alınmak sureti ile davacının talepleri hakkında karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir.
9. HD. 2011/44305 E. 2011/34375 K. 03.10.2011

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Mahkemece davanın kısmen kabulüne ilişkin ilk kararın Özel Dairece bozulmasından sonra yapılan yargılamanın 18.10.2010 günlü celsesinde verilen ara kararı ile “Yargıtay’ın usul ve yasaya uygun bozma ilamına uyulmasına” karar verilmiş, ancak duruşmaya devamla yine aynı celsede verilen kısa kararda bu karardan dönülerek “ ..Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin bozma ilamına kısmen uyularak kısmen eski kararda direnilerek..” şeklinde hüküm kurulmuştur.
Burada “usul hukuku” ile ilgili ortaya çıkan sorun; tarafların beyanları alındıktan sonra mahkemece ara kararıyla  bozmanın usul ve yasaya uygun bulunduğu belirtilerek bozmaya uyulmasına” ilişkin ara kararı oluşturulmasına karşın, kısa kararda bu karardan dönülerek açıklanan bu hukuki sonucun tam aksine bir karar verilmesinin hukuken mümkün olup olmadığının belirlenmesinde toplanmaktadır.
Öncelikle belirtelim ki, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429/2 maddesinde bozma sonrası mahkemece yapılacak işlemler açıklanmıştır. Buna göre mahkeme, temyiz edenden 434 madde uyarınca peşin alınmış olan gideri kullanmak suretiyle, kendiliğinden tarafları duruşmaya davet edip, dinledikten sonra Yargıtay’ın bozma kararma uyulup uyulmayacağına karar verecektir.
Mahkemece tarafların beyanlarının alınıp bozmaya uyulmasına da karar verildikten sonra yapılacak iş; bozma gereklerinin yerine getirilmesi olmalıdır. Zira, mahkemece bozmaya uyulması yönünde oluşturulan karar bozma lehine olan taraf yararına usulü kazanılmış hakkın gerçekleşmesine neden olur. Olayda usulü kazanılmış hakkın gerçekleşmesine engel olacak istisnai bir durumda bulunmadığına göre artık uyma yönünde verilen karardan dönülerek önceki kararda kısmen de olsa direnilmesi usulen olanaklı değildir.
Somut olayda da, davacı yanın temyizi üzerine verilen Yargıtay bozma kararı ve yerel mahkemenin bu karara uyması ile “bozma kararı dışında kalan hususlar kesinleşmiş olup” davalı yararına usulü kazanılmış hak oluşmuştur (04.02.1959 gün vc 13/5 sayılı İçtihadı Birleştirme kararı R.G. 28.04.1959 gün sayı: 10193). Bu ilke Kamu düzeni ile ilgili olup Yargıtay’ca kendiliğinden dikkate alınması gerekir.
Açıklanan nedenlerle, Mahkemece bozmaya uyulmakla gerçekleşen usulü kazanılmış hak nazara alınarak hükmüne uyulan bozma gereklerinin yerine getirilmesi gerekirken, uyma kararından dönülüp kısmen direnme kararı verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.
HGK. 2011/9-117 E. 2011/76 K. 06.04.2011

Dava, tespit işe iade istemine ilişkindir.
Yerel mahkeme, feshin haksız olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar vermiştir.
Hüküm, davalı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairc’cc yukarı da başlık bölümünde esas ve karar numarası belirtilen karar ile bozulmuş, yerel mahkemece direnme kararı verilmiştir. Hükmü temyize davalı vekili getirmektedir.
Hukuk Genel Kurulu’nda görüşmeler sırasında işin esasına geçilmeden önce, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 20/3.maddesinde yer alan “mahkemece verilen kararın temyizi halinde Yargıtay ilgili Dairesinin vereceği kararın kesin olduğu” hükmü karşısında, Yargıtay Özel Daire kararının direnmeye konu edilip edilemeyeceği, yerel mahkemece önceki hükümde direnme kararı verilip verilemeyeceği, ön sorun olarak tartışılmıştır.
Sorunun çözümü 4857 sayılı İş Kanunu’nun 20.maddesinin incelenip irdelenmesini zorunlu kılmaktadır. Şöyle ki; 4857 sayılı yeni İş Kanunu’nun 20.maddesi:
“İş sözleşmesi feshedilen işçi, fesih bildiriminde sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli bir sebep olmadığı iddiası i le fesih bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde iş mahkemesinde dava açabilir. (…) taraflar anlaşırlarsa uyuşmazlık aynı sürede özel hakeme götürülür. Feshin geçerli bir sebebe dayandığını ispat yükümlülüğü işverene aittir. İşçi, feshin başka bir sebebe dayandığını iddia ettiği takdirde, bu iddiasını ispatla yükümlüdür. Dava seri muhakeme usulüne göre iki ay içinde sonuçlandırılır. Mahkemece verilen kararın temyizi halinde, Yargıtay bir ay içinde kesin olarak karar verir.
Hükmünü getirmiştir.
Madde ile iş aktinin feshinin geçersizliğine ilişkin açılacak bir davanın basit yargılama usulüne göre, kısa süre içerisinde sonuçlandırılması düşüncesi, işçinin emek gelirinden olanaklar ölçüsünde çok kısa bir süre yoksun kalması ilkesinden kaynaklanmış ve bu nedenle dc Yargıtay Özel Dairesi’nce verilecek kararın kesin olması amaçlanmıştır.
Benzer nitelikteki düzenlemelere; 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu 5, 15, 24, 34, 41 ve 53.maddelerinde de yer verilirken iş hukukuna yön veren temel ilke ve düşüncelerden hareket edildiği, Hukuk Genel Kurulu’nun 13.03.1985 gün ve E: 1984/9-834, K: 1985/201 sayılı kararında da, benzer bir konunun ele alındığı görülmüş ve 2822 Sayılı Kanunun 15.maddesinde yer verilen “Yargıtay’ca… kesin karara bağlanır” hükmü ile yasa koyucunun, burada bozma kararına karşı direnme yolunu kapamayı amaçladığının vurgulandığına işaret edilmiştir.
Açıklanan nedenlerle, “kesin karar verme” ifadesinden, Yargıtay Özel Daire kararının kesin olduğunun amaçladığı, bu bakımdan Daire bozma kararının direnmeye konu edilemeyeceğini kabul etmek gerekir. Yasa koyucu burada açıkça, “Yargıtay’ca kesin olarak karara bağlanır” demek suretiyle, bozma kararına karşı direnme yolunu kapamış bulunmaktadır.
Nitekim aynı ilke, Hukuk Genel Kurulu’nun 20.10.2004 gün ve 2004/9-510 E.,2004/557 K.; 08.12.2004 gün ve 2004/9-654 E.,2004/664 K.; 21.09.2005 gün ve 2005/9-474 E.,2005/510 K.; 23.11.2005 gün ve 2005/9-579 E.,2005/648 K.; 12.04.2006 gün ve 2006/9-211 E., 2006/195 K.; 18.10.2006 gün ve 2006/9-621 E.,2006/673 K.; 03.12.2008 gün ve 2008/9-716 E.,2008/726 K.;
27.01.2010 gün ve 2009/9-592 E., 2010/35 K.; 24.02.2010 gün ve E:2010/9- 33, K: 2010/105 sayılı kararlarında da benimsenmiştir.
Hal böyle olunca; yerel mahkemece, Yargıtay Özel Daire bozma kararının kesin olduğu ve direnme yolunun kapalı bulunduğu gözetilerek, Özel Daire bozma ilamına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Direnme kararı belirtilen bu değişik gerekçeyle bozulmalıdır.
HGK. 2014/22-1148 E. 2014/861 K. 05.11.2014

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, ihbar, kıdem, işe başlatmama tazminatı ve ücret alacaklarının tahsili istemine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kabulüne dair verilen karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece bozulmuştur.
Bozma üzerine yeniden yapılan yargılama sırasında 28.09.2009 tarihli oturumda taıaf vekillerinin beyanları alındıktan sonra verilen ara kararı ile “Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin bozma ilamına uyuldu, tefhimle açık yargılamaya devam olundu.” denildikten ve bu şekilde açıkça bozma ilamına uyulup, karar tefhim edildikten sonra yargılamaya son verilmiş; ne varki, oluşturulan kısa kararda ve buna uygun yazılan gerekçeli kararda az önce verilen uyma kararından dönülerek, “önceki kararda direnilerek, davanın kabulüne” şeklinde hüküm oluşturulmuştur.
Burada tarafların beyanları alındıktan sonra mahkemece, “Yargıtay Özel Daire bozma ilamına uyulmasına” ilişkin ara kararı oluşturulmasına karşın, aynı oturumda bu karardan dönülerek açıklanan bu hukuki sonucun tam aksine bir karar verilmesine (direnilmesine) hukuken olanak bulunup bulunmadığı üzerinde durulması gerekmektedir.
Öncelikle belirtelim ki, vermiş olduğu bir hüküm Yargıtay tarafından bozulan ve Yargıtay’ın bu bozma kararma gerek iradi ve gerekse kanuni şekilde uymuş olan yerel mahkeme, bozma kararı doğrultusunda inceleme yapmak ve hüküm kurmak zorundadır. Mahkeme uyma kararını kaldırarak, direnme kararı veremeyeceği gibi, hükmünün bozma kararının kapsamı dışında kalarak kesinleşmiş olan bölümleri hakkında da yeni bir hüküm kuramaz. Bozmaya uyulmakla bozma lehine olan taraf yararına usuli kazanılmış hak doğmuş olur.
1081 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda “usuli kazanılmış hak” kavramına ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır.
Bu kurum, davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri haline gelmiştir. Anlam itibariyle, bir davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir.
Belirtilmelidir ki; bir mahkemenin Yargıtay Dairesince verilen bozma kararma uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak, yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğar. “Usuli kazanılmış hak” olarak tanımlanan bu olgu mahkemeye, hükmüne uyduğu Yargıtay bozma kararında belirtilen çerçevede işlem yapma ve hüküm kurma zorunluluğu getirmektedir (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı Y.İ.B.K.).
Bu ilke kamu düzeni ile ilgili olup, Yargıtay’ca kendiliğinden dikkate alınması gerekir. Hakimin değişmesi dahi açıklanan bu hukuki ilkeye etki yapamaz.(Aynı yönde H.Cî.K.’nun 26.2.1986 gün ve 1986/1-50 E.-174 K.; 11. 5.1994 gün ve 1994/8-252 E.-314K.; 1.12.1999 gün ve 1999/18-1041 E.- 1006 K.; 11.5.2005 gün ve 2005/2-315 E.-333 K.; 27.09.2006 gün ve 2006/19- 635 E.-573 K. sayılı ilamları).
Kural olarak, hakim ara kararından dönebilirse de, bozmaya uyulmasına ilişkin karar, bunun istisnalarındandır. İster aynı oturumda, ister daha sonraki oturumlarda olsun bundan dönerek eski hükmünde ısrar edemez. Hakim değişikliği olsa dahi, bozmaya uymaya ilişkin ara kararından dönülemez ve direnme kararı verilemez. Verilirse bu bir direnme kararı değil, yeni bir karar niteliğindedir(H.G.K.’nun 15.10.2008 gün ve 2008/19-624 E.-632 K.).
Kazanılmış haklar. Hukuk Devleti kavramının temelini oluşturan en önemli unsurlardandır. Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar Anayasanın 2.maddesinde açıklanan “Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir” hükmüne aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ki, bu kabul edilemez.
Mahkemece tarafların beyanlarının alınıp bozmaya uyulmasına da karar verildikten sonra yapılacak iş; bozma gereklerinin yerine getirilmesi olmalıdır. Zira, mahkemece bozmaya uyulması yönünde oluşturulan karar bozma lehine olan taraf yararına usule ilişkin kazanılmış hakkın gerçekleşmesine neden olur. Mahkemece uyma yönünde verilen karardan dönülerek önceki kararda direnilmesi usulen olanaklı değildir (H.G.K.27.09.2006 gün ve 2006/19-635 E.-573 K.; 15.10.2008 gün ve 2008/19-624 E.-632 K.).
Yukarıda yapılan açıklamaların ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davalı yanın temyizi üzerine verilen Yargıtay bozma kararı ve yerel mahkemenin bu karara uyması ile davalı yararına usulü kazanılmış hak oluşmuştur. Bu ilke, yukarıda da belirtildiği gibi, Kamu düzeni ile ilgili olup Yargıtay’ca kendiliğinden dikkate alınması gerekir.
Açıklanan nedenlerle, Mahkemece bozmaya uyulmakla gerçekleşen usule ilişkin kazanılmış hak nazara alınarak hükmüne uyulan bozma gereklerinin yerine getirilmesi gerekirken, uyma kararından dönülüp direnme kararı verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirmiştir.
HGK. 2010/9-71 E. 2010/87 K. 17.02.2010

Davacı vekili, Davacı, 03/09/2010 tarihinde imzalanan XXII.Dönem Grup Toplu İş Sözleşmesi anlaşma tutanağının 6. maddesine göre fazla çalışma başlıklı 24. maddesi ve tatiller ile ücretler başlıklı 26.maddesinin aynı şekilde uygulanacağı, ancak 01/10/2010-01/04/2013 arası 24. ve 26.maddelere göre yapılacak çalışmalara 4857 sayılı İş Kanunu’ndaki esas ve oranlara göre ödeme yapılacağı düzenlemesinin bulunduğunu, anılan 26.maddeye göre, hafta tatilinde çalıştırılan işçilere o günkü ücretlerine ilaveten % 100 zamlı iicrel yani üç yevmiye ödenmesinin öngörüldüğünü, işverenlerin geçmiş uygulamalarının da bu yönde olduğunu, ancak sözleşme kapsamındaki bir kısım işverenlerin hafta tatili çalışmasını takip eden hafta içi izin kullandırılması ya da ilave yevmiye ödenmesi hususunu sözleşmeyi hatalı yorumlayarak uygulamamaya başladıklarını belirterek, XXII.Dönem Grup Toplu İş Sözleşmesi anlaşma tutanağının 6.maddesindeki uyuşmazlığın giderilerek hafta tatilinde çalıştırılan işçilere hafta içinde bir gün izin veya ilave bir yevmiye ücret verilmesi hususunun tespiti ile genel tatil günleri çalışmalarında bir önceki TİS uygulamasının devam edeceğinin tespiti ve davalının bu yöndeki yükümlülüklerinin sözleşmenin başlangıç tarihinden itibaren en yüksek banka mevduat faizi ile ifasına karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili; davanın reddini savunmuştur.
Yerel mahkeme, toplu iş sözleşmesinin 24 veya 26.maddelerinin usulüne uygun olarak yorumlanmadığı ve 03.09.2010 tarihinde imzalanan anlaşma tutanağının 6.maddesine göre ödeme yapılmadığı belirtilmişse de eda davasının açılabileceği hallerde yorum davasının açılması mümkün olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermiştir.
Hüküm, davacı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıya aynen alman gerekçeyle bozulmuş, Yerel mahkemece direnme kararı verilmiştir.
Hükmü temyize davacı vekili getirmektedir.
Hukuk Genel Kurulu’ndaki görüşmeler sırasında işin esasına geçilmeden önce, 6356 sayılı Kanunun 53/1.maddesinde yer alan “ hükmü karşısında yorum davalarında direnmemin mümkün olup olmadığı ön sorun tartışılmıştır.
Sorunun çözümü, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 53/1.maddesinin incelenip irdelenmesini zorunlu kılmaktadır. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 53/1.maddesi “Uygulanmakta olan bir toplu iş sözleşmesinin yorumundan doğan uyuşmazlıklarda sözleşmenin taraflarınca dava açılabilir. Mahkeme en geç iki ay içinde karar verir. Kararın temyiz edilmesi hâlinde Yargıtay uyuşmazlığı iki ay içinde kesin olarak karara bağlar.”
Madde ile toplu iş sözleşmesinin yorumuna ilişkin açılacak bir davanın seri yargılama (6100 sayılı yasanın yürürlük tarihinden sonra da HMK’nun 447/1.maddesi uyarınca basit yargılama) usulüne göre kısa süre içerisinde sonuçlandırılması düşüncesi, işçinin emek gelirinden olanaklar ölçüsünde çok kısa bir süre yoksun kalması ilkesinden kaynaklanmış ve bu nedenle de Yargıtay Özel Dairesince verilecek kararın kesin olması amaçlanmıştır.
Benzer nitelikteki düzenlemelere 4857 sayılı yeni İş Kanunu’nun 20.maddcsi, 2821 sayılı Sendikalar Yasasının 4.maddesi, 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanununun 3, 12, 15 ve 60.maddelerinde de yer verilirken iş hukukuna yön veren temel ilke ve düşüncelerden hareket edildiği; Ilukuk Genel Kurulu’nun 13.03.1985 gün 1984/9-834 Esas ve 1985/201 Karar sayılı kararında da. benzer bir konunun ele alındığı görülmüş ve 2822 sayılı Kanunun 15.maddesinde yer verilen “Yargıtay’ca… kesin karara bağlanır” hükmü ile yasa koyucunun burada bozma kararına karşı direnme yolunu kapamayı amaçladığının vurgulandığına işaret edilmiştir.
Açıklanan nedenlerle, Kanunun “kesin karar verme” ile Yargıtay Özel Daire kararının kesin olduğunu amaçladığı, bu nedenle de Dairenin bozma kararının direnmeye konu edilemeyeceğini kabul etmek gerekir.
Nitekim aynı ilke, Hukuk Genel Kurulu’nun 20.10.2004 gün ve 2004/9-510 E.,2004/557 K.; 08.12.2004 gün ve 2004/9-654 E.,2004/664 K.; 21.09.2005 gün ve 2005/9-474 E.,2005/510 K.; 23.11.2005 gün ve 2005/9-579 E.,2005/648 K.; 12.04.2006 gün ve 2006/9-211 E., 2006/195 K.; 18.10.2006 gün ve 2006/9-621 E.,2006/673 K.; 03.12.2008 gün ve 2008/9-716 E.,2008/726 K.;
27.01.2010 gün ve 2009/9-592 E., 2010/35 K.; 24.02.2010 gün ve 2010/9-33 E. 2010/105 K sayılı ilamlarında da benimsenmiştir.
Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece, özel Daire bozma kararının kesin olduğu ve direnme yolunun kapalı bulunduğu gözetilerek, bozma ilamına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Mahkemece yapılacak iş; yasa gereği kesin olan Daire kararına uyularak karar vermek olmalıdır.
Bu bakımdan, direnme kararının belirtilen nedenle bozulması gerekmiştir.
HGK. 2013/22-317 E. 2013/1486 K. 23.10.2013

Cevapla

Email adresiniz paylasilmaz.. Zorunlu alanlari doldurunuz. *

*