İş kazası nedeniyle maddi manevi tazminat davalarına ilişkin Yargıtay kararları

Dava, iş kazası sonucu %20 oranındaki sürekli işgöremezlik nedeniyle kısmî davada maddî tazminatın kesinleştiğinden bahisle ek dava ile bakiye maddî tazminat ile daha önce talep konusu edilmeyen manevî tazminat istemine ilişkindir.

Mahkemece, kısmî davada belirlenen gerçek zarardan Kurumca bağlanan gelirlerin Ocak 2012 ödeme dönemine kadar geçerli peşin değeri düşülerek, maddî zararının sigorta tahsisleri peşin sermaye değeri ile karşılandığından bahisle maddî tazminat isteminin reddine, manevî tazminat isteminin ise kabulüne karar verilmiş ve bu karar davacı ve davalı taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

Manevî tazminatın kabulü isabetlidir. Maddî tazminatta ise Dairemizin önceki uygulamaları doğrultusunda sigorta tahsisleri tüm peşin sermaye değeri indirilmek suretiyle istemin reddine karar verilmiş ise de varılan bu sonuç hatalı olmuştur. Davanın bu yönüyle yasal dayanağını, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu oluşturmaktadır. Kanunun 55. maddesinde, ” Destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanır. Kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacını taşımayan ödemeler, bu tür zararların belirlenmesinde gözetilemez; zarar veya tazminattan indirilemez’hükmüne yer verilmiştir.

Adalet Komisyonu’nun 55. madde gerekçesine göre, “sosyal güvenlik ödemelerinin, denkleştirme (indirim) işlevi görebilmesi, onun sorumluluğu doğuran olaya sebebiyet verenlere rücu edilebilmesine bağlıdır. Bu kural gereği, rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri; teknik arıza, tam kaçınılmazlık hâllerindeki ödemeler, bu tazminatlardan indirilemez. Bağlanan gelirlerin, işçinin kusuru ve kaçınılmazlık gibi nedenlerle rücu edilemeyen kısmı da indirilemez. Bir kısmı rücu edilemeyen miktar dahi denkleştirilemeyeceği gibi, zarar görenin kusuruna (müterafik kusura) yansıyan sosyal güvenlik ödemeleri, tahsis tarihinden sonra meydana gelen sosyal güvenlik ödemelerindeki artışlar, kısmî kaçınılmazlık ve teknik arıza hâlindeki ödemeler ve benzerleri rücu edilemediğinden bu miktarlar dahi denkleştirilemez.” Öte yandan, 6101 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kanunun 2. maddesine göre, “Türk Borçlar Kanunu’nun kamu düzenine ve genel ahlâka ilişkin kuralları, gerçekleştirildikleri tarihe bakılmaksızın bütün fiil ve işlemlere uygulanır”. Dairemizin ve giderek Yargıtay’ın yerleşmiş görüşleri, Kurumca bağlanan gelirlerin peşin sermaye değerinin ve geçici işgöremezlik ödeneklerinin hesaplanan zarardan indirilmesi, Kurumun rücu hakkının korunması ve mükerrer ödemeyi önleme ilkesine dayandığından, kamu düzenine ilişkin olarak kabul edilmiştir. Kaldı ki 6098 sayılı Kanunun 55. maddesi de emredici bir hükme yer verdiğinden gerçekleştiği tarihe bakılmaksızın tüm fiil ve işlemlere uygulanmalıdır.

Hâl böyle olunca da 01.07.2012 tarihinden sonra yargılaması süren tüm davalarda yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda, inceleme ve araştırma yapılması, ancak kesinleşen olguların ve usulî kazanılmış hakların göz önünde tutulması gerekir. Somut olayda kesinleşen kısmî davada tüm peşin sermaye değeri düşülmek suretiyle davacının karşılanmayan maddî zararının belirlenmiş bulunmasına ve artık ek davada ilk peşin sermaye değerinin indirilmesinin sonuca bir etkisinin olması söz konusu bulunmamasına göre, ek dava ile istenen bakiye 8.242,21 TL maddî tazminata ilişkin istemin kabulüne karar verilmek gerekirken, Kısmî davada hesaplanan gerçek zarardan, Kurumca bağlanan gelirlerin Ocak 2012 ödeme dönemine kadar geçerli tüm peşin değeri düşülerek ek davadaki maddî tazminat isteminin reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…” 21.HD, 24.01.2013 tarih, 8929/1047 E.K.

Davaya konu iş kazası, 5510 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden önce meydana geldiğinden, Kurumca rücu edilebilen peşin değer 506 sayılı Kanunun 26. maddesine göre belirlenmelidir.

İşverenin 506 sayılı Kanunun 10. maddesine dayanan sorumluluk hâli, kendisinin zamanında bildirimde bulunmamasından kaynaklandığından, hiç kimse kendi kusurundan yararlanamayacağından, bu hâlde dahi 26. maddeye göre rücu edilebilen miktar kadar indirim yapılması gerekecektir.

Anayasa Mahkemesi’nin 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan 23.11.2006 gün ve E: 2003/10, K: 2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki “sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere…” bölümünün Anayasaya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiştir.

26. maddedeki anılan cümlenin iptali ile Kurumun rücu hakkının yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında, rücu davasında, ilk peşin değerli gelirin tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarla sınırlı şekilde hüküm kurulması gerekir. Anayasa Mahkemesinin iptal kararının gerekçesinde, açıkça gelirlerde meydana gelen artışların istenemeyeceği belirtilmiştir. Bu nedenle, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra 26. maddeye dayanılarak açılan rücu davalarında artışlar istenemeyeceğine göre, böyle bir ibare bulunmayan 10. maddeye dayanan rücu davalarında da gelirlerdeki artışların istenemeyeceği açıktır. HGK, 19.03.2008 gün ve 2008/10-254E, 2008/266 K sayılı kararı da bu yöndedir.

Yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda, Kurumca bağlanan gelirlerin ilk peşin değerinin ve geçici işgöremezlik ödeneği miktarının rücu edilebilecek kısmının hesaplanarak, bilirkişi raporunda belirlenen zarar tutarından indirilmesi gerekirken, yazılı şekilde indirim yapılmayarak hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. Mahkemece bu maddî ve hukukî olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…” 21.HD, 12.03.2013 tarih, 17323/4483 E.K.

Dava, iş kazasına uğrayan davacının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkeme, davacının davasının kısmen kabulü ile 7.068,49 TL maddî, 3.000,00 TL manevî tazminat alacağının kaza tarihi olan 20.07.2007 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine (davalı sigorta şirketinin sorumluluğunun poliçe miktarı ile sınırlı olacağı ve faiz başlangıcının 26.02.2009 olduğunun gözetilmesine) fazlaya ilişkin istemin reddine karar vermiştir.

Mahkemece, SGK Başkanlığı tarafından davacıya yapılan ödemelerin indirilmeyerek maddî zararın fazla kabul edildiği anlaşılmaktadır. Gerçekten SGK Başkanlığı tarafından davacıya 851,07 TL geçici iş göremezlik ödeneği ödendiği dosya içerisindeki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır.

Hâl böyle olunca davacıya dava dışı Kurum tarafından yapılan geçici iş göremezlik ödeneğinin rücu edilebilecek kısmının hesaplanarak, bilirkişi raporunda belirlenen zarar tutarından indirilmesi gerekirken, indirilmeyerek, davacının maddî tazminatının fazla hesaplanması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” 21.HD, 12.02.2013 tarih, 10088/2208 E.K.

Davacının iş kazası sonucu %24 sürekli iş göremezliğe uğradığı olayda, davalının %100 oranında kusurlu olduğu dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Mahkemece, 58.447,95 TL maddî, 60.000,00 TL manevî tazminatın kaza tarihi olan 02.07.2007 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Davaya konu iş kazası, 5510 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden önce meydana geldiğinden, Kurumca rücu edilebilen peşin değer 506 sayılı Kanunun 26. maddesine göre belirlenmelidir. İşverenin 506 sayılı Kanunun 10. maddesine dayanan sorumluluk hâli, kendisinin zamanında bildirimde bulunmamasından kaynaklandığından, hiç kimse kendi kusurundan yararlanamayacağından, bu hâlde dahi 26. maddeye göre rücu edilebilen miktar kadar indirim yapılması gerekecektir. Anayasa Mahkemesi’nin 21.03.2007 gün ve 26649 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan 23.11.2006 gün ve E: 2003/10, K: 2006/106 sayılı kararı ile 26. maddedeki “sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere…” bölümünün Anayasaya aykırılık nedeniyle iptaline karar verilmiştir.

26. maddedeki anılan cümlenin iptali ile Kurumun rücu hakkının yasadan doğan kendine özgü ve sigortalı ya da hak sahiplerinin hakkından bağımsız basit rücu hakkına dönüşmüş olması karşısında, rücu davasında, ilk peşin değerli gelirin tazmin sorumlularının kusuruna isabet eden miktarla sınırlı şekilde hüküm kurulması gerekir.

Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararının gerekçesinde, açıkça gelirlerde meydana gelen artışların istenemeyeceği belirtilmiştir. Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararından sonra 26. maddeye dayanılarak açılan rücu davalarında artışlar istenemeyeceğine göre, böyle bir ibare bulunmayan 10. maddeye dayanan rücu davalarında da gelirlerdeki artışların istenemeyeceği açıktır. YHGK, 19.03.2008 gün ve 2008/10-254E, 2008/266 K sayılı kararı da bu yöndedir. Yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda, Kurumca bağlanan gelirlerin ilk peşin değerinin (ve geçici işgöremezlik ödeneği miktarının) rücu edilebilecek kısmının hesaplanarak, bilirkişi raporunda belirlenen zarar tutarından indirilmesi gerekirken, yazılı şekilde fazla indirim yapılarak hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” 21.HD, 05.03.2013 tarih, 16413/3946 E.K.

Dava, iş kazasına uğrayan davacının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkeme, maddî tazminat davasının kısmen kabulü ile, BK.43 ve 44.maddeleri gereğince takdiren %15 hakkaniyet indirimi yapıldıktan sonra, bakiye 112.660,86 TL’den SGK tarafından ödenen 59.734,28 TL peşin değerli gelir, 2.656,14 TL geçici iş göremezlik ödeneği ve 36,45 TL sosyal yardım zammı olmak üzere toplam 62.426,87 TL’nin tenzili ile 50.234,00 TL maddî tazminatın ve 20.000,00 TL manevî tazminatın kaza tarihi olan 05.08.2004 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan dayanışmalı olarak tahsili ile davacıya ödenmesine karar vermiştir.
01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 55. mad-desinde, ” destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanır.

Kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacını taşımayan ödemeler, bu tür zararların belirlenmesinde gözetilemez; zarar veya tazminattan indirilemez. Hesaplanan tazminat, miktar esas alınarak hakkaniyet düşüncesi ile artırılamaz veya azaltılamaz.” hükmüne yer verilmiştir.

Öte yandan 6101 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu Kanunun 2. maddesine göre “Türk Borçlar Kanunu’nun kamu düzenine ve genel ahlâka ilişkin kuralları, gerçekleştirildikleri tarihe bakılmaksızın bütün fiil ve işlemlere uygulanır”.

6098 sayılı Kanunun 55. maddesi de kamu düzenine ilişkin emredici bir hükme yer verdiğinden gerçekleştiği tarihe bakılmaksızın tüm fiil ve işlemlere uygulanmalıdır. Yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda, iş kazasına dayalı olarak sigortalının sürekli iş göremezliği nedeniyle hesaplanan maddî zararlarından hakkaniyet indirimi yapılabilmesi mümkün değildir. Mahkemece bu maddî ve hukukî olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” 21.HD, 28.03.2013 tarih, 998/6065 E.K.

Dava, 08.12.2005 tarihinde geçirdiği iş kazasında sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, geçici iş göremezlik ödeneğinin ve peşin sermaye değerli gelirin tenzilinden sonra maddî tazminat alacağı kalmadığı gerekçesiyle maddî tazminat davasının reddine, 100.000 TL manevî tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden meydana gelen zararlandırıcı olayda davacının %37,2 oranında sürekli iş göremezliğe uğradığı, kazalının %25 oranında kusurunun bulunduğu, alının hesap raporunda maddî tazminat talebinde bulunan davacının zararlarının tahsislerle karşılandığının belirtildiği, reddolunan maddî tazminat bakımından 600,00TL avukatlık ücretinin davacıdan alınmasına karar verildiği anlaşılmıştır.

Buna göre olay tarihi, tarafların kusur durumu ile tüm dosya kapsamına göre davacı için hükmedilen manevî tazminat miktarı bir miktar fazla olduğu gibi mahkemece, davacının maddî tazminat talebinin zararlarının Sosyal Güvenlik Kurumunca tahsislerle ve geçici iş göremezlik ödeneği ile karşılanması nedeni ile reddedildiğinin anlaşılıp, bu ret kararının katsayı değişiklikleri sonucu sigorta tahsisleri peşin sermaye değerindeki artışlardan kaynaklanmasına ve dava açılırken davacının bu hususu bilebilmesinin mümkün bulunmamasına göre davacının maddî tazminat talebinin reddi nedeniyle davalı yararına avukatlık ücretine hükmedilmemesi gerekirken 600,00TL avukatlık ücretine hükmedilmesi de yanlıştır. Mahkemece yukarıda açıklanan maddî ve hukuksal olgular dikkate alınmadan, yazılı şekilde hüküm kurması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…” 21.HD, 19.03.2013 tarih, 19514/5095 E.K.

Dava, iş kazası sonucu ölen işçi Hüseyin’in yakınlarının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkeme, davanın kısmen kabulü ile davacılardan eş Ayşe için 77.997,12 TL maddî, 20.000,00 TL manevî tazminatın, davacılardan oğul Oğuzhan için 16.962,68 TL maddî, 20.000,00 TL manevî tazminatın 21.06.2009 kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, davacının fazlaya ilişkin talebinin reddine karar vermiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerden, Anadolu Anonim Türk Sigorta Şirketi tarafından davacı eşe, Birleşik Kasko Sigorta poliçesi Ferdi Kaza Koltuk Teminatı kapsamında poliçe teminat limiti olan 15.000,00 TL ödeme yapıldığının anlaşılmasına göre, yapılan ödemenin maddî tazminat miktarından düşülmemesi hatalı olmuştur…” 21.HD, 05.03.2013 tarih, 17320/3913 E.K.

Somut olayda, lehine maddî tazminata karar verilen davacılar Necmettin ve Zeynep’in iş kazasında yaşamını kaybeden sigortalının hak sahibi olarak değil, dava açan sigortalının yargılama sırasında bir başka nedenle ölümü nedeniyle ölenin mirasçısı olarak halefiyet prensibi gereği davaya dâhil olduklarının anlaşılmasına göre maddî tazminat davası bakımından vefat eden sigortalının davaya konu iş kazası nedeniyle ölümü tarihine kadar hesaplanan zararının esasında halefiyet yoluyla davaya katılan davacı anne ve babanın da lehine karar verilmesi gereken zarar olacağı hususunun gözetilmemesi hatalı olmuştur.

Yine manevî tazminat talebi bakımından davacı sigortalının 29.12.2008 tarihinde anılan bu davayı açması ile artık manevî zararlarına dair doğan alacaklarının mal varlığına (terekesine) dâhil olacağı ve halefiyet prensibi gereğincede ölen sigortalının anne ve babasının sigortalı davacının ölümü ile birlikte terekeye dâhil olacak olan bu alacağın da sahibi olduğu hususu gözetilmeden manevî tazminat davasının reddine karar verilmesi de doğru olmamıştır. Ayrıca açılan davada maddî ve manevî tazminatlara 12.12.2005 tarihinden itibaren faiz işletilmesi istenmesine rağmen, HMK’nın 26.maddesine aykırı olarak talebin aşılması neticesini doğurur şekilde maddî tazminata olay tarihinden başlayan faize karar verilmesi yanlıştır…” 21. HD, 21.01.2013 tarih, 9830/596 E.K.

[divide] Dava, iş kazasına uğrayan davacının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkeme, davacının iş bu davası ile birlikte birleşen 2010/1161 Esas 2010/1153 Karar sayılı dosyasındaki davasının kısmen kabulü ile 4.307,48 TL maddî tazminatın 06/09/2006 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile, 4.000,00 TL manevî tazminatın 06/09/2006 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalılardan alınarak (müştereken ve müteselsilen) davacıya verilmesine karar vermiştir.

Müteselsil borcun özelliği alacaklının müteselsil borçlulardan hepsinden veya birinden alacağın tamamını veya bir kısmını istemekte serbest oluşudur. Davacı, iş kazası nedeniyle, yazılı maddî ve manevî zararların davalılardan dayanışmalı olarak istemiştir.

Bu hâlde ise, birden çok kimsenin birlikte neden oldukları zarardan sorumlulukları düzenleyen Borçlar Kanunu’nun 50-51 ve 142. maddeleri gereği alacaklı zarara neden olan tüm müteselsil borçluların hepsinden veya birinden zararın tamamı veya bir kısmını isteyebileceği kuralına aykırı olarak, davacının, %75 davalılar ve dava dışı Aziz’in kusuru ile hesaplanan maddî zararı yerine, dava dışı Aziz’in %50 oranındaki kusuru indirilerek toplam %25 işverenler kusuruna dayalı maddî tazminatın hüküm altına alınması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…” 21.HD, 22.01.2013 tarih, 21850/723 E.K.

Dava 28.02.2005 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu %49,20 oranında sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının maddî zararının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, sigorta tahsisleri tüm peşin sermaye değeri indirilerek belirlenen karşılanmayan zarardan Borçlar Kanunu’nun 43. maddesi gereğince %20 oranında takdiri indirim yaparak davacının maddî tazminat isteminin kısmen kabulüne ve kısmen reddine karar verilmiş ve bu karar süresinde davacı vekili ile davalılardan Burak A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacının iş kazası sonucu %49,20 oranında sürekli iş göremezliğe uğradığı olayda, davacının %20, davalı işveren ile 3. kişinin toplam olarak %80 oranında kusurlu olduğu dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Tarafların hal ve mevkiine, zararın meydana gelmesinde, davalıların %80, işçinin de %20 oranındaki kusurlu davranışlarının etkili olmasına ve tazminatın miktarına göre, dava konusu olayda Borçlar Kanunu’nun 43. maddesinin öngördüğü koşulların oluşmadığı açıktır. Hâl böyle olunca da anılan maddeye dayanılarak tazminattan indirim yapılması isabetsizdir. Kaldı ki 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren ve kamu düzenine ilişkin olduğundan yürürlükteki tüm davalarda uygulanması gereken 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 55. maddesi gereğince de tazminatın miktarı esas alınarak hakkaniyet düşüncesi ile artırılması ya da indirilmesi mümkün değildir. Mahkemece bu maddî ve hukukî olgulara aykırı biçimde ve özellikle hakkaniyet düşüncesi ile maddî tazminattan indirime gidilerek yazılı şekilde maddî tazminat karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…” 21.HD, 28.03.2013 tarih, 20391/6034 E.K.
[divide] Dava,01.09.2005 tarihindeki iş kazası sonucu %4,2 oranında sürekli iş göremezliğe maruz kalan sigortalı Veysel ‘in maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemlerine ilişkindir. Mahkemece, iş gücü kaybından doğan 5.750,00 TL maddî tazminatın, Kurumca karşılanmayan ulaşım ve tedavi giderinden doğan 2.120,00 TL maddî tazminatın ve yine 15.000,00 TL manevî tazminatın olay tarihi olan 01.09.2005 tarihinden işleyecek yasal faizleri ile davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerin incelenmesinden, davaya konu zararlandırıcı olayın Kurum tarafından iş kazası olarak kabul edildiği, iş kazasının oluşumunda %60 oranında davalı şirket,%20’şer oranında davalı M.Cesim ile davacı Veysel’in kusurlu bulunduğu, 22.06.2011 tarihli hesap raporunda Dairemiz uygulamalarına da uygun düşecek şekilde davacının maddî zararının hesaplanması sırasında pasif dönem denilen emeklilik dönemini de kapsar şekilde hesaplama yapıldığı, mahkemenin karar gerekçesinden anlaşıldığı üzere pasif dönemin maddî zarar hesabına dâhil edilemeyeceği belirtilerek bu döneme dair hesaplanan 1.921,76TL’lik zararın toplam zarardan tenzil edilerek neticeye varıldığı anlaşılmıştır.

Maddî tazminat davalarında tazminat miktarı, işçinin rapor tarihindeki bakiye ömrü esas alınarak aktif ve pasif dönemde elde edeceği kazançlar toplamından oluşmaktadır. Başka bir anlatımla, işçinin günlük brüt geliri tespit edilerek bilinen dönemdeki kazancı mevcut verilen nazara alınarak iskontolama ve artırma işlemi yapılmadan hesaplanacağı, bilinmeyen dönemdeki kazancının ise, 60 yaşa kadar yıllık olarak %10 arttırılıp %10 iskontoya tâbi tutulacak, 60 yaşından sonrada bakiye ömrü kadar (pasif) dönemde elde edeceği kazançların ortalama yönteme başvurulmadan, her yıl için ayrı ayrı hesaplanacağı Yargıtay’ın yerleşmiş görüşlerindendir.

Kuşkusuz, açıklanan tazminatın hesaplanması yönteminde, işçinin yaşlılık aylığı almaya veya işçinin yaşı ve oluşan meslekte kazanma gücü kayıp oranına göre ileride çalışıp yaşlılık aylığına hak kazanması üstün olasılık içinde bulunması durumunda da zarar hesabına pasif dönemin hesaba dâhil edilmesi gerekir. İş kazası sonucu malul kalan işçinin aynı işinde çalışmaya devam etse dahi diğer işçilerden daha fazla çaba harcayacağı asildir. 60 yaşından sonra elde edeceği yaşlılık aylığını da diğer işçilerden daha fazla çaba harcayarak elde edeceğinden yaşlılık aylığını aldığı dönemde de devam edecek olan maluliyeti nedeniyle zarara uğramadığı düşünülemez. Kaldı ki, sigortalıya bağlanan yaşlılık aylığında meslek hastalığı ve iş kazası kolundan alınan primlerin hiçbir etkisi bulunmamakta tamamen uzun vadedeki sigorta kollarından ödenen primler sonucu aylık bağlanmaktadır.

Bu nedenlerle 60 yaştan sonra bakiye ömrüne kadar (pasif dönemde) asgari ücret esas alınarak yapılması gerekir. Bu açıklamalardan olarak somut olayda, bilirkişi tarafından bulunan gerçek maddî zarardan pasif dönem zararı düşülmek suretiyle kalan miktara hükmedilerek pasif dönem zararı nazara alınmadan sonuca gidilmesi Dairemiz uygulamalarına göre doğru olmadığı gibi davacı yararına hükmedilen 15.000,00TL miktarlı manevî tazminat da fazladır. Ayrıca Kurumca karşılanmayan tedavi ve ulaşım giderleri kapsamında hükmedilen 2.120,00 TL miktarlı maddî tazminatın faiz başlangıcı bakımından, temerrüt tarihi belli ise bu tarihten değil ise dava tarihinde temerrüt gerçekleşeceğinden dava tarihinden işleyecek yasal faiz yerine haksız fiil tarihi olan 01.09.2005 tarihinden itibaren yasal faize karar verilmesi de hatalı olmuştur…” 21.HD, 28.01.2013 tarih, 10250/1265 E.K.
[divide]

Dava, 13.11.2010 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu ölen sigortalının annesi ile kardeşlerinin manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Davacılar dava dilekçelerinde hüküm altına alınacak tazminatlara olay tarihinden itibaren faiz işletilmesini talep etmiştir. İş kazası sonucu ölüm nedeniyle açılan davalarda faizin zararın meydana geldiği ölüm tarihinden itibaren yürütüleceği, haksız eylem sonucu ölümle birlikte zarar veren bakımından temerrüde düşüldüğünün kabulünün gerektiği Dairemizin ve giderek Yargıtay’ın yerleşmiş uygulamalarındandır.

Hâl böyle olunca da davanın niteliğine göre haksız eylem sonucu ölüm olayının meydana geldiği tarihten itibaren faize karar verilmek gerekirken, davacıların faize ilişkin istemlerinin reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olmuştur…” 21.HD, 28.02.2013 tarih, 295/3568 E.K.

Dava, iş kazası sonucu sürekli iş göremez hâle gelen davacının manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Davacının 04.02.1999 günü iş kazası geçirdiği, iş göremezlik oranının %34,2 olduğunun saptandığı, daha sonra SSK Mersin Hastanesi’nin 04.04.2003 tarihli sağlık kurulu raporu ile kontrol sonucu iş göremezlik oranının %26 olarak yeniden belirlendiği, davacının 03.08.2010 tarihinde manevî zararının giderilmesi için bu davayı açtığı ve davalı tarafça süresinde zamanaşımı definde bulunulduğu uyuşmazlık konusu değildir.

Uyuşmazlık bu tür davalarda BK.125. maddesi gereğince uygulanmakta olan 10 yıllık zamanaşımı süresinin hangi tarihte başlatılması gerektiği noktasında toplanmaktadır. Uygulama ve öğretide kabul edildiği üzere, zamanaşımı failin ve zararın öğrenildiği tarihten başlatılmalıdır. Zarar görenin zararı öğrenmesi demek, zararın varlığı, mahiyeti ve esaslı unsurları hakkında bir dava açma ve davanın gerekçelerini göstermeye elverişli bütün hal ve şartları öğrenmiş olması demektir.

Vücut bütünlüğünün ihlalinden doğan zarar, ancak bakım ve tedavi sonucunda düzenlenen hekim raporuyla belirli bir açıklığa kavuşur. Bedensel zararın gelişim, gösterdiği durumlarda zamanaşımına başlangıç olarak hastalık seyrinin yani gelişimin tamamlandığı tarihin esas alınması gerekir. Somut olayda değişen ve gelişen bir durumun söz konusu olmadığı ortadadır. Hâl böyle olunca, süresi içerisinde davalı Gülermak Ltd. Şti. tarafından ileri sürülen zamanaşımı def’i kabul edilerek, açılan davanın reddine karar verilmesi gerekirken mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…” 21.HD, 21.02.2013 tarih, 23849/3597 E.K.
[divide]

Dava, 16.11.1995 tarihinde meydana gelen iş kazasında %13 oranın da sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının maddî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece davacının maddî tazminat isteminin kabulüne karar verilmiştir.

İş kazasına uğrayan işçinin sürekli iş göremezlik oranının %13 oranında olduğu, davacının 06.06.2012 tarihinde davasını kısmen ıslah ettiği, esas dava ile istenilen miktara ve ıslahen artırılan miktarla ilgili olarak davalı tarafça süresinde zamanaşımı def’i inde bulunulduğu uyuşmazlık konusu değildir.

Uyuşmazlık bu tür davalarda 818 sayılı BK.25. maddesi gereğince uygulanmakta olan 10 yıllık zamanaşımı süresinin hangi tarihte başlatılması gerektiği noktasında toplanmaktadır. Uygulama ve öğretide kabul edildiği üzere, zamanaşımı failin ve zararın öğrenildiği tarihten başlatılmalıdır. Zarar görenin zararı öğrenmesi demek, zararın varlığı, mahiyeti ve esaslı unsurları hakkında bir dava açma ve davanın gerekçelerini göstermeye elverişli bütün hal ve şartları öğrenmiş olması demektir.

Vücut bütünlüğünün ihlalinden doğan zarar, ancak bakım ve tedavi sonucunda düzenlenen hekim raporuyla belirli bir açıklığa kavuşur. Bedensel zararın gelişim gösterdiği durumlarda zamanaşımına başlangıç olarak hastalık seyrinin yani gelişimin tamamlandığı tarihin esas alınması gerekir. Somut olayda değişen ve gelişen bir durumun söz konusu olmadığı, davacının ekli Şişli Eftal hastanesinin 09.11.2007 tarihli raporu ile davacının 22.03.1996 tarihinden itibaren çalışabileceğine ilişkin rapor düzenlendiği gibi davacının İstanbul 3. İş Mahkemesi’nde aynı olay ile açtığı 1998/866 E sayılı dava dosyası ile de fail ve zarardan haberdar olduğu açıktır.

Hâl böyle olunca, davacı tarafından 13.01.2009 tarihli asıl dava ile 06.06.2012 tarihinde tazminatın ıslahen artırılması üzerine süresi içerisinde davalı tarafından ileri sürülen zamanaşımı definin kabul edilerek dava ve ıslahen istenilen miktarlara ilişkin tüm tazminat talebinin reddine karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçe ve yorum ile maddî tazminat talebinin kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” 21.HD, 12.03.2013 tarih, 17844/4424 E.K.
[divide]

Uyuşmazlık, 21.3.2012 tarihli ıslah dilekçesi ile, davacılardan Yasemin için istenen maddî tazminatın 176.607,38 TL’ye, Ayşe için istenen maddî tazminatın 17.448,42 TL’ye yükseltilmesinde, davalılardan Serdar tarafından süresinde zamanaşımı definde bulunulması hâlinde ne şekilde işlem yapılacağı noktasındadır.

Davacılar, maddî ve manevî tazminat istemini, müteselsil sorumluluk esasına göre asıl işverenle, kazanın meydana geldiği işyeri sahibi ile şantiye şefine ve ihale ile işi veren Millî Savunma Bakanlığı’na yöneltmiştir. Davalılar Millî Savunma Bakanlığı, Serdar ve K. İnş. Ltd. Şti’nin sorumluluklarının haksız fiilden, diğer davalı Y. İnşaat Mad Mal San Tic A.Ş.nin sorumluluğunun ise sözleşmeden kaynaklandığı, dosya içerisindeki bilgi ve belgelerden açıkça anlaşılmaktadır. Bu yönüyle Millî Savunma Bakanlığı, Serdar Saylı ve K. İnş. Ltd. Şti’nin olay tarihinde yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 51. maddesinde düzenlenen eksik teselsül hükümlerine göre davacıya karşı sorumlu oldukları ortadadır.

818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 51. maddesi hükmü gereğince borçlulardan her biri borcun tamamından tek başına sorumlu olduğundan, borçlulardan birisinin borcunun zamanaşımına uğramış olması alacak miktarına etkili değildir. Bu kuralın doğal bir sonucu olarak da zamanaşımı definden ancak kendi borcu zamanaşımına uğramış olan borçlu yararlanabilir ve her davalıya kendi hukukî durumlarına uygun zamanaşımı süresi uygulanır. Davalılar Serdar ve K. İnş. Ltd. Şti. yönünden davanın yasal dayanağını 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 41. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 49.) maddesi oluşturmasına göre, bu davalıların haksız fiillerin tâbi olduğu bir ve on yıllık zamanaşımı ile eylem aynı zamanda T.C.K. ‘nu kapsamda suç teşkil ettiğinden uzamış (ceza) zamanaşımı süresine tâbi olacağı kuşkusuzdur. Yukarıdaki açıklamaların ışığı altında davalı Serdar’ın ıslah ile istenen maddî tazminat miktarlarına yönelik zamanaşımı definin değerlendirilmesine gelince: Somut olayda davacıların ölüm olayı ile birlikte zararı öğrendikleri açıktır.

Davacı tarafça zarar verenlerin ölümden sonraki bir tarihte öğrenildiği iddia ve ispatlanmış değildir. Bu duruma göre de davacıların üçüncü kişi durumundaki Serdar’a yönelik davalarını 818 sayılı Borçlar Kanunu 60/1 (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 72/1. l.c.) maddesinde öngörülen bir yıl ya da 60/2. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 72/1. 2.c.) maddesinde öngörülen beş yıllık uzamış zamanaşımı süresinde açmaları gerektiği açıktır. Ölüm olayı 1.1.2003 tarihinde meydana gelmiş olup kısmî davanın 30.9.2003 tarihinde açıldığı ve miktarın ıslah ile 21.3.2012 tarihinde arttırıldığı anlaşılmaktadır. Hâl böyle olunca davacılar tarafından, ölüm tarihinden itibaren bir ve beş yıllık süreler geçtikten, diğer bir deyişle zamanaşımı süresinden sonra ıslah ile miktarın arttırıldığı, davalı Serdar tarafından ıslaha karşı süresinde zamanaşımı savunmasının ileri sürülmüş bulunmasına göre anılan davalıya yönelik davanın ıslah ile artırılan miktar yönünden zamanaşımına uğradığının kabulünün gerektiği açıktır…” 21.HD, 19.03.2013 tarih, 19152/5010 E.K.
[divide]

Dava, davalı işverenin yanında, iş sözleşmesine tâbi olarak çalışırken 19.9.2009 tarihinde, öldürülen Mustafa’nın mirasçıları olan davacıların maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, yetkisizlik kararı verilerek, dava dosyasının olayın meydana geldiği Elazığ İş Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verilmiştir.

Zararlandırıcı olayın Elazığ ilinde meydana geldiği, davacıların adresinin Zeytinbur- nu/İstanbul’da, davalınınki de Bakırköy/İstanbul’da olduğu uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlık, yöntemince yapılan yetki itirazı sonucu, yetkili mahkemenin belirlenmesi noktasında toplanmaktadır. Bu yönüyle davanın yasal dayanağı, belirgin olarak 5521 sayılı Yasanın 5. maddesidir.

Belli kişiler arasında çıkan uyuşmazlıklara veya belli bir çeşit uyuşmazlıklara bakmak için özel kanunlarla kurulmuş olan mahkemelere özel mahkemeler denir. İş mahkemeleri özel mahkemedir. Her özel mahkemede uygulanacak yargılama usulü hakkında özel kanunları ile bazı özel usul hükümleri konulmuştur. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’ndaki özel usul hükümlerinden biriside yetki ile ilgilidir. Anılan maddeye göre, iş mahkemelerinde açılacak her dava açıldığı tarihte dava olunanın Türk Medeni Kanunu gereğince ikametgâhı sayılan yer mahkemesinde bakılabileceği gibi, işçinin işini yaptığı işyeri için yetkili mahkemede de bakılabilir. Bunlara aykırı sözleşme muteber sayılmaz. Maddenin açık hükmüne göre davacının iki seçimlik hakkı vardır.

Birincisi, davalıların Türk Medeni Kanunu gereğince ikametgâhı sayılan yer mahkemesi, diğeri de; işini yaptığı işyeri için yetkili mahkemedir. Davalının ikametgâhının İstanbul ili, Bakırköy ilçesi olduğu açıktır. Hâl böyle olunca, Bakırköy İş Mahkemesi’nin 5521 sayılı Yasanın 5.maddesi gereğince yetkili olduğu açıktır. Mahkemece bu maddî ve hukukî olgular göz önünde tutulmaksızın, 5521 sayılı Yasanın 5. maddesine uygun olarak ve davalının ikametgâhının bulunduğu yer mahkemesinde açıldığı hâlde olayın Elazığ ilinde meydana geldiği gerekçesi ile yazılı şekilde yetkisizlik kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” 21.HD, 26.02.2013 tarih, 11196/3334 E.K.
[divide]

Dava, iş kazası sonucu ölen işçi Bayram’ın hak sahiplerinin maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemlerine ilişkindir.

Mahkeme, maddî tazminat davalarının reddine karar verilirken, davacı eş Nazmiye için 25.000,00TL, davacı çocuklar Nazlı, Gamze ve Şeyma için ayrı ayrı 15.000,00’er TL manevî tazminatın tahsiline karar verilmiş, davacı çocuklardan Ülkü’nün manevî tazminat davası bakımından olumlu olumsuz karar verilmemiştir.

Dosya kapsamından, davacı vekilinin talebi üzerine mahkemece 28.05.2012 tarihli tavzih kararı ile 17.04.2012 tarihli kararda manevî tazminat istemi bakımından olumlu veya olumsuz bir karar verilmeyen davacı Ülkü için
15.0, 00TL manevî tazminatın davalıdan tahsiline karar verildiği anlaşılmıştır.

Hükmün tavzihi HMK. 305. maddesinde düzenlenmiş olup, tavzih yoluyla bir hükmün anlaşılamayacak biçimde bulunması veya açıklıkla anlaşılamaz ve çelişik fıkralar taşıması durumunda, hükümdeki gerçek anlamı meydana çıkarmak amacıyla başvurulan yasal bir yoldur.

Hükmün tavzihi yoluyla hükümle tanınmış haklar sınırlandırılamayacağı gibi genişletilmesi ve değiştirilmesi de olanaksızdır. Bu açıklamalardan olarak somut olayda, Mahkemece hükmün genişletilmesi yoluyla 17.04.2012 tarihli karara tavzihen davacı Ülkü bakımından manevî tazminat alacağının eklenmesi ve böylece yeni bir hüküm oluşturulması usul ve yasaya aykırıdır. O hâlde davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve mahkemenin 28.05.2012 tarihli tavzih kararı bozulmalıdır…” 21.HD, 04.03.2013 tarih, 14257/3648 E.K.

Dava, davacının 10.01.2005 tarihinde davalılara ait inşaatta geçirdiği kazanın iş kazası olduğunun tespiti istemine ilişkindir.

Mahkemece, davalılar Haşan ve Mehmet ‘in işveren olmadıkları gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Somut olayda, husumetin Eser Kuyumculuk Şirketine yöneltilmesi gerekirken, şirketin kurucu ortakları olan Haşan ve Mehmet ‘e yöneltildiği, dolayısıyla dava dilekçesinde davalı tarafın yanlış gösterilmesinin maddî ve kabul edilebilir bir yanılgıya dayalı olduğu anlaşılmaktadır.

Bu durumda mahkemece davacıya maddî yanılgıyı düzelterek gerçek işvereni davada taraf hâline getirmek üzere dilekçe sunmak ve tebliğe çıkarmak üzere önel verilmesi gerekirken yerinde olmayan gerekçe ile davalılar Haşan ve Mehmet yönünden husumet yokluğundan reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

Yapılacak iş, davacıya maddî yanılgıyı düzelterek gerçek işvereni davaya dâhil etmek üzere dilekçe sunmak ve tebliğe çıkarmak üzere önel vermek ve sonucuna göre karar vermekten ibarettir.” 21.HD, 16.09.2013 tarih, 7960/15867 E.K.

Dava, 22.09.2009 tarihinde geçirdiği iş kazasında yaralanan sigortalının maddî ve manevî zararının giderilmesi istemlerine ilişkindir. Mahkemece, maddî tazminat davasının reddine, 5.000,00 TL manevî tazminatın davalı B. Elk….San. A.Ş ve  C…Tic Ltd Şti’den tahsiline, davalı Keçiören Belediyesi aleyhine açılan davaların reddine karar verilmiştir. Dosya kapsamındaki kayıt ve belgelerden, olayın iş kazası olduğu hususunda bir şüphe olmamakla beraber hükme esas alınıp oy çokluğu ile verildiği anlaşılan 19.07.2011 tarihli kusur raporu ile 01.04.2010 tarihli kusur raporları arasındaki çelişki giderilmeden karar verildiği anlaşılmıştır.

İş kazalarından kaynaklanan maddî ve manevî tazminat davalannda zarar- landırıcı olaya neden oldukları ileri sürülen kişi veya kişilerin kusur oranlarının kesin olarak tespiti hem maddî hem de manevî tazminat miktannı doğrudan etkilemesi yanında sorumlular arasındaki rücu miktarını ilgilendirmesi bakımından da önem taşımaktadır.

Somut olayımızda mahkemece oy çokluğu ile düzenlenen ve hükme esas alınan 19.07.2011 tarihli kusur raporu ile aynı olay nedeniyle düzenlenen 01.04.2010 tarihli kusur raporları arasındaki çelişki giderilmeden karar verilmesi hatalı olduğu gibi davalı Belediye’nin kendi görevleri arasında yer alan çöp toplama işinin diğer davalı şirket tarafından görülmesi sırasında davacı sigortalının yaralandığı buna göre de davalı Belediyenin görülen işin asıl sahibi olarak taşeron firmanın kusurundan da sorumlu olacağı hususunun kararda tartışılmaması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

Yapılması gereken iş bu iki rapor arasındaki kusur oranları bakımından oluşan çelişkinin giderilmesi için yine iş güvenliği uzmanlarından oluşan 3 kişilik bilirkişi heyetinden davaya konu iş kazasında ilgililerin kusur oranları bakımından yeniden rapor almak ve böylelikle kusur raporları arasındaki mübayeneti gidermek, ayrıca davalı Belediye ile diğer davalı taşeron şirket arasındaki ilişki bakımından yukarıdaki bentte açıklanan hususları da göz önünde tutacak şekilde değerlendirmede bulunarak bir karar vermektir. O hâlde, davalı B. .. A.Ş vekili ile diğer davalı C. . Nak. Tur. Güv. Sis. San. ve Tic Ltd Şti vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…” 21.HD, 11.02.2013 tarih, 22411/1951 E.K.

Zararlarlandırıcı olaya maruz kalan diğer davacıların oğlu da olan davacı, olay günü Davalı Adem adına Kurumda tescilli olan inşaat işyerinde demirci olarak çalışırken, kaldırdığı demir çubuğun yakından geçen yüksek gerilim hattına değmesi sonucu oluşan iş kazasında %83 oranında iş göremezliğe uğramıştır.

İnsan yaşamının kutsallığı çevresinde işveren, işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları sağlamak ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlü olduğu İş Kanunu’nun 77. maddesinin açık buyruğudur.

Hükme esas alınan bilirkişi raporunda dava dışı kurum ve kişilerin %80, davacının %20 oranında kusurlu olduğu belirtilmiş, inşaat kaba inşaatını tümden dava dışı işveren Nejdet’e verilmesi nedeni ile de davalı Adem’in işveren niteliğinin bulunmadığından kusursuz olduğu belirtilmiş ise de, 4857 sayılı Yasanın 2. maddesi gereğince adına tescilli işyeri olan ve sadece inşaatın kaba işlerini taşerona veren davalının üst işveren olduğu ve bu nedenle de olayda sorumlu olduğu açık iken kusur raporun da bu yön tartışılmadığı gibi bilirkişinin de işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında uzman olmadığı da ortadadır.

Gerçekten, hükme dayanak alınan bilirkişi raporunda bilirkişi, İş Kanunu 77. maddesinin öngördüğü koşullar göz önünde tutularak ve özellikle işyerinin niteliğine göre, işyerinde uygulanması gereken işçi sağlığı ve iş güvenliği tüzüğünün ilgili maddelerini incelemek suretiyle işverenin tüzüğü ilgili maddelerini incelemek suretiyle, işverenin işyerinde olması gerekli önlemleri almadığı, alınan önlemlere işçinin uyup uymadığı gibi hususlar ayrıntılı bir biçimde incelemek suretiyle kusurun aidiyeti biçiminde saptamadıkları anlaşılmaktadır.

Bu hâlde esas alınan bu kusur raporun, İş Kanunu’nun 77. maddesinin öngördüğü koşulları içerdiği giderek hükme dayanak nitelikte olduğu söylenemez. Mahkemece yapılacak iş, davalının üst işveren olduğu da dikkate alınarak işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında uzman bilirkişi heyetine konuyu yeniden yukarıda açıklandığı biçimde inceletmek verilen rapor dosyadaki bilgi ve belgelerle birlikte değerlendirilerek sonuca göre karar vermekten ibarettir…” 21.HD,
26.03.2013 tarih, 17679/5663 E.K.

..Uyuşmazlık zarara uğrayan sigortalı işçinin bindiği servis aracının işverene ait olmamasına ve servis şoförü ile davalı işveren arasında hizmet akdi bulunmamasına karşın meydana gelen olaydan işverenin sorumlu olup olamayacağı noktasında toplanmaktadır. Olay tarihin de yürürlükte olan 506 sayılı Yasanın 11/A (e) maddesinde (hâlen 5510 sayılı Yasanın 13/e maddesi) açıkça gösterildiği üzere sigortalıların, işverence sağlanan bir taşıtla, işin yapıldığı yere toplu olarak götürülüp getirilmeleri sırasında meydana gelen olaylar iş kazası olarak nitelendirilir. 4857 sayılı İş Kanunu 2/3 ve 506 sayılı Yasanın 5/2 maddesinde araçlar işyeri kapsamında kabul edilmiştir. Servis düzeninin bulunduğu işyerinde sigortalıların emniyetli ve güvenli bir şekilde işyerinde götürülüp getirilmeleri işveren yükümünde olan bir sorumluluktur. İşveren bu görevi kendi araç ve işçisiyle yapabileceği gibi somut olayda olduğu gibi taşıma sözleşmesine bağlı olarak da yaptırması mümkündür. Taşıma işinin işveren nam ve hesabına yapılması durumunda, işçiye karşı sorumluluk doğrudan işverene aittir. Bu nedenle asıl işveren durumunda olan davalı K. Tic. San. A.Ş.nin alt işveren diğer davalı Erol’un kusurundan birlikte müşterek ve müteselsilen sorumludur (İş Kanunu md. 2). Bu durumda, davalı K. Tic. San. A.Ş. hakkında açılan davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir…” 21.HD, 26.03.2013 tarih, 17782/5665 E.K.

Dava, 08.10.2009 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu %24,00 oranında beden gücü kaybına uğrayan davacının maddî ve manevî zararının giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, iş kazasında davacının %30, davalı işverenin ise %70 oranında kusurlu olduğuna ilişkin kusur bilirkişi raporu karar esas alınmak suretiyle, davacının maddî tazminat isteminin kabulüne, manevî tazminat isteminin ise kısmen kabulüne karar verilmiş ve bu karar süresinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiştir.

Zararlandırıcı olaya maruz kalan işçinin, davalı P. Tekstil San Tic AŞ’de depo bölümünde meydancı olarak çalışırken, kap bölümünde eva makinesinde görevlendirildiği, olay günü yeni malzeme işlenecek olması nedeniyle başka bir çalışan tarafından makinenin kalıbının değiştirilmesi sırasında, yapılan işlemi izlemekte olan davacının farkında olmadan elini makinenin yanında bulunan demirin üzerine koyduğu ve bu sırada makinenin pistonunun inmesi ile sağ el parmaklarının ezildiği dosya içerisindeki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır.

İnsan yaşamının kutsallığı çerçevesinde işveren, işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları sağlamak ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlü olduğu İş Kanunu’nun 77.maddesinin açık buyruğudur.

Olayla ilgili olarak ceza yargılaması sırasında düzenlenen 27.02.2012 tarihli kusur bilirkişi raporunda kazılının 1. derecede aslî kusurlu, işyeri sorumlusu ve fabrika müdürü Ömer’in ise 2. derecede tali kusurlu olduklarının belirtildiği anlaşılmaktadır.

Mahkemece hükme esas alanının 07.05.2011 tarihli bilirkişi raporunda ise davacının %30, davalı işverenin ise %70 oranında kusurlu bulunduğu görülmektedir. Bu duruma göre kusurun aidiyeti ve dağılımı açısından aynı olay nedeniyle farklı değerlendirmelerinin bulunduğu ortadadır.

Oysa hükme dayanak alınan bilirkişi raporunda bilirkişiler, İş Kanunu’nun 77.maddesinin öngördüğü koşulları göz önünde tutarak ve özellikle işyerinin niteliğine göre, işyerinde uygulanması gereken işçi sağlığı ve iş güvenliği tüzüğünün ilgili maddelerini incelemek suretiyle, işverenin, işyerinde alması gerekli önlemlerin neler olduğu, hangi önlemleri aldığı, hangi önlemleri almadığı, alınan önlemlere işçinin uyup uymadığı gibi hususlar ayrıntılı bir biçimde incelemek suretiyle kusurun aidiyeti ve oranı hiç bir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek biçimde saptamadıkları anlaşılmaktadır.

Hâl böyle olunca, kusur raporunun, İş Kanunu’nun 77.maddesinin öngördüğü koşulları içerdiği giderek hükme dayanak alınacak nitelikte olduğu söylenemez. Hâl böyle olunca mahkemece kusur raporları arasındaki çelişki giderilmeden 24.01.2013 tarihli kusur raporu esas alınarak yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olmuştur. Yapılacak iş, işçi sağlığı-iş güvenliği konularında uzman ehil bilirkişi kuruluna konuyu yukarıda açıklandığı biçimde yeniden inceletmek, verilen rapor dosyadaki bilgi ve belgelerle birlikte değerlendirilerek kusur raporları arasındaki çelişki giderilmek ve sonuca göre karar vermekten ibarettir. Mahkemece bu maddî ve hukukî olgular göz önünde tutulmaksızın ve özellikle kusur raporları arasındaki çelişki giderilmeksizin, inandırıcı güç ve nitelikte olmayan, 77. maddenin öngördüğü koşullan içermeyen 04.02.2009 tarihli kusur raporunun hükme dayanak almak suretiyle yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” 21.HD, 24.01.2013 tarih, 8928/1046 E.K.

Dava, 20.04.2010 Tarihinde geçirdiği trafik iş kazasında vefat eden sigortalının hak sahibi eş ve çocuklarının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemlerine ilişkindir.

Mahkemece, davacı eş Fatma’nın maddî tazminat davasının kabulüne, davacı çocuklar Kaan ve Batuhan’ın maddî tazminat davalarının kısmen kabulüne karar verilirken yine tüm davacılar için 15.000,00’er TL manevî tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerden, SGK Başkanlığınca iş kazası olarak kabul edilen zararlandırıcı olaya dair düzenlenen ve hükme esas alınan 03.09.2011 tarihli kusur raporu haricinde tarafların kusur dağılımına dair başka rapor bulunmadığı, kazanın oluşuna dair doğrudan görgüsü bulunan kimsenin olmadığı,
03.09.2011 tarihli kusur raporunda davalı işveren kusuru olarak kazalıya dinlenme imkânı verilmeden fazla çalıştırılması ve araç kullanımı sırasında kazalının emniyet kemeri takmasının temin edilmemesi hususlarının belirtildiği, gerek dava gerekse replik dilekçesinde davacıların kazalının fazla çalıştırıldığına dair bir iddiasının bulunmadığı anlaşılmıştır.

Bu açıklamadan olarak şüphesiz ki tarafların kusur durumu irdelenirken konusunda ehil bilirkişilere olayı inceletmek kadar olaya neden olan tüm saiklerin bir bütün olarak ele alınması ve bu kapsamda da taraflarca ortaya konulan iddia ve savunmalar ile tüm delillerin titizlikle değerlendirilerek kusurun aidiyeti ve oranına dair raporun oluşa uygun olup olmadığının tespiti gerekir.

Somut olayda, hükme esas alınan 03.09.2011 tarihli kusur raporunda vefat eden sigortalının mesaisine daha vakıf kişiler olarak davacıların gerek dava gerekse replik dilekçesinde murislerinin fazla çalıştırıldığına dair bir iddialarının bulunmamasına rağmen sadece tanık beyanları ile yetinilerek davalı işverene kusur izafesi doğru olmadığı gibi şoför olarak çalıştığı ve yeterli sürücü belgesi bulunduğu anlaşılan sigortalının kaza anında emniyet kemerinin takılı olmaması nedeniyle davalıya kusur izafe edilmesi de yine oluşa uygun görülmemiştir.

Bu açıklamalar doğrultusunda 03.09.2011 tarihli kusur raporu hükme esas alınacak nitelikte bir rapor değildir ve Mahkemece, yetersiz olan bu bilirkişi raporuna itibar edilerek karar verilmesi hatalıdır. Yapılacak iş, makina mühendisi ve trafik -iş güvenlik uzmanı bilirkişilerden olacak şekilde yine iş güvenliği konularında uzman 3 kişilik bilirkişi heyetine dosyayı tevdi ederek bilirkişilere olayı yeniden inceletmek, tüm delilleri birlikte değerlendirilerek sonuca göre karar vermekten ibarettir.

Mahkemece bu maddî ve hukukî olgulara aykırı biçimde yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…21.HD, 25.03.2013 tarih, 19763/5537 E.K.

…Dava, iş kazası sonucu sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, maddî tazminat talebinin kabulüne, manevî tazminat talebinin kısmen kabulüne reddine karar verilmiştir.

İş kazalarından kaynaklanan maddî ve manevî tazminat davalarında zararlandırıcı olaya neden oldukları ileri sürülen kişi veya kişilerin kusur oranlarının kesin olarak tespiti hem maddî hem de manevî tazminat miktarını doğrudan etkilemesi bakımından önem taşımaktadır. Zira maddî tazminat davalarında sigortalının kazanç kaybının hesaplanmasında davacının kendi kusuru oranında tespit olunan kazanç kaybından indirim yapılacağı gibi yine manevî tazminat davalarında hükmedilecek manevî tazminat miktarının takdirinde tarafların kusur durumu mahkemece öncelikle dikkate alınacaktır.

Somut olayda, dava konusu iş kazasına ilişkin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Baş İş Müfettişi tarafından düzenlenen rapordaki kusur oranları ile, İş Güvenliği Uzmanı Makine Yüksek Mühendisi bilirkişi tarafından düzenlenen 07.12.2011 tarihli tek kişilik raporda belirtilen kusur oranları arasında açık çelişki vardır. Mahkemece, çelişkinin giderilmesi amacı ile iş güvenliği konusunda uzmanlardan oluşan üç kişilik bilirkişi heyetinden davaya konu iş kazasında ilgililerin kusur oranları bakımından yeniden rapor almak ve çıkacak sonuca göre maddî ve manevî tazminat istemleri hakkında bir karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır. Mahkemece bu maddî ve hukukî olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” 21.HD, 18.03.2013 tarih, 16535/5005 E.K.

Dava nitelikçe 06.04.2010 tarihli iş kazasında ölen sigortalının hak sahiplerinin maddî ve manevî tazminat istemlerine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile hüküm altına alınan tazminatların davalı şirketlerden tahsile davalı Osman hakkında açılan davanın reddine karar verilmiş ise de esas alınan kusur raporunun oluşa uygun olmadığı açıktır.

İnsan yaşamının kutsallığı çevresinde işverenin, işyerinde işçilerin sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları sağlamak ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlü olduğu İş Kanunu’nun 77. maddesinin açık buyruğudur.

Hükme dayanak alınan 24.04.2011 günlü bilirkişi raporunda; olayda davalı K. Tic.Ltd.Şti.nin %25, U.Ltd.Şti.nin %25 ve kazalının da %50 oranında kusurlu olduğu belirtilmiştir. Oysa hükme dayanak alınan bilirkişi raporunda bilirkişiler, İş Kanunu’nun 77. maddesinin öngördüğü koşulları göz önünde tutarak ve özellikle işveren U.Ltd.Şti’nin ortağı ve işveren olan davalı Osman hakkında ceza davası da açıldığı hâlde işyerinin niteliğine göre, işyerinde uygulanması gereken İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliğinin ilgili maddelerini incelemek suretiyle, işverenin, işyerinde alması gerekli önlemlerin neler olduğu, hangi önlemleri aldığı, hangi önlemleri almadığı, alınan önlemlere işçinin uyup uymadığı gibi hususlar ayrıntılı bir biçimde incelemek suretiyle kusurun aidiyeti ve oranı hiç bir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek biçimde saptamadıkları anlaşılmaktadır.

Hâl böyle olunca, kusur raporunun, İş Kanunu’nun 77. maddesinin öngördüğü koşulları içerdiği giderek hükme dayanak alınacak nitelikte olduğu söylenemez. Mahkemece yapılacak iş; işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında uzman bilirkişilere konuyu yeniden yukarıda açıklandığı biçimde ve de davalı Osman hakkında ceza dava dosyasında alınan kusur raporu ile birlikte inceletmek, bu davalı yönünden ceza davasında kesinleşen maddî olay dikkate alınarak özellikle ceza davasında mahkûm olduğu takdir de her hâlde kusur verileceği de göz önüne alınarak inceletmek, verilen rapor dosyadaki bilgi ve belgelerle birlikte değerlendirilerek oluşacak sonuç gereğince karar vermekten ibarettir.

Ayrıca zararlandırıcı sigorta olayına maruz kalan sigortalının maddî zararının hesaplanmasında gerçek ücretin esas alınması koşuldur. Gerçek ücretin ise işçinin kıdemi ve yaptığı işin özelliği ve niteliğine göre işçiye ödenmesi gereken ücret olduğu, işyeri veya sigorta kayıtlarına geçmiş ücret olmadığı Yargıtay’ın yerleşmiş görüşlerin- dendir. Sigortalının tecrübeli bir kamyon şoförü olduğu dosya kapsamından anlaşılmaktadır.

Tecrübeli bir kamyon şoförünün asgari ücretle çalışmasının hayatın olağan akışına ve yaşam deneyimlerine uygun düşmeyeceği, giderek, mahkemece emsal ücret konusunda yeterli araştırmanın yapılmadığı açıktır. Yapılacak iş, yukarıda belirlenen şekilde kusur raporu alınıp, tecrübeli bir kamyon şoförünün asgari ücretle çalışmasının hayatın olağan akışına ve yaşam deneyimlerine uygun olmadığı da dikkate alınarak, ilgili meslek odasından, emsal kamyon şoförünün günlük veya aylık net ücretini sormak ve tüm deliller bir arada değerlendirilerek davacılar murisinin gerçek ücretini tespit edip yukarıdaki ilkeler gözetilerek davacıların maddî zararını bilirkişiye yeniden hesaplattırmaktır. Mahkemece, yukarda belirtilen maddî ve hukuksal olgular gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” 21.HD, 12.03.2013 tarih, 16858/4418 E.K.

Dava, iş kazası sonucu sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, davacının maddî tazminat isteminin SGK tarafından bağlanan gelirlerle karşılandığından reddine, manevî tazminat isteminin kısmen kabulü ile 8.000,00 TL manevî tazminatın dava tarihinden itibaren yasal faizi ile davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine karar verilmiştir.

Dosya kapsamındaki kayıt ve belgelerin incelenmesinden; SGK Maluliyet Daire Başkanlığı raporuna göre, davacının sürekli iş göremezlik oranın %12.2 olduğunun belirtildiği, SGK Teftiş Kurulu Başkanlığı tarafından olayın iş kazası olduğunun tespit edildiği, 07.01.2009 tarihli kusur raporu ve 20.10.2009 tarihli kusur ek raporuna göre olayda davalı işverenin %70, davacı işçinin %30 oranında kusurlu olduklarının belirtildiği, ayrıca dava konusu iş kazasına ilişkin SGK tarafından işveren aleyhine açıldığı belirtilen Bakırköy 1. İş Mahkemesi’nin 2005/3114 esas 2007/1478 karar sayılı rücuen tazminat konulu dava dosyasının 14.03.2008 tarihli duruşmada incelenmek üzeri getirilmesine ilişkin ara karar verildiği, dosyanın gönderilmediği, takip eden duruşmalarda rücuen tazminat dosyasına ilişkin ne tür işlem tesis edildiğinin belirtilmediği, kayıt altına alınan duruşma tutanaklarından anlaşılmaktadır.

İş kazalarından kaynaklanan maddî ve manevî tazminat davalarında zararlandırıcı olaya neden oldukları ileri sürülen kişi veya kişilerin kusur oranlarının kesin olarak tespiti hem maddî hem de manevî tazminat miktarını doğrudan etkilemesi bakımından önem taşımaktadır. Zira maddî tazminat davalarında sigortalının kazanç kaybının hesaplanmasında davacının kendi kusuru oranında tespit olunan kazanç kaybından indirim yapılacağı gibi yine manevî tazminat davalarında hükmedilecek manevî tazminat miktarının takdirinde tarafların kusur durumu mahkemece öncelikle dikkate alınacaktır.

Yapılması gereken iş, SGK tarafından işveren aleyhine açıldığı belirtilen rücuen tazminat konulu dava dosyası getirtilerek, davalı tarafın itirazları ve rücuen tazminat dosyasında alınan kusur raporu da değerlendirilmek üzere, iş güvenliği konusunda uzmanlardan oluşan üç kişilik bilirkişi heyetinden, davaya konu iş kazasında ilgililerin kusur oranları bakımından yeniden rapor almak ve çıkacak sonuca göre maddî ve manevî tazminat istemleri hakkında bir karar vermekten ibarettir. Mahkemece bu maddî ve hukukî olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” 21.HD, 18.02.2013 tarih, 12002/2712 E.K.

Dava, davacının yakınının iş kazası sonucu öldüğü iddiasına dayalı manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkeme, davanın reddine karar vermiştir. 5510 sayılı Yasanın 13. maddesinde iş kazasının, 4. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi ile 5. madde kapsamında bulunan sigortalılar bakımından bunları çalıştıran işveren tarafından, o yer yetkili kolluk kuvvetlerine derhâl ve kuruma en geç kazadan sonraki üç işgünü içinde iş kazası ve meslek hastalığı bildirgesi ile doğrudan ya da taahhütlü posta ile bildirilmesinin zorunlu olduğu, iş kazasının işverenin kontrolü dışındaki yerlerde meydana gelmesi hâlinde iş kazasının öğrenildiği tarihten başlayacağı, Kuruma bildirilen olayın iş kazası sayılıp sayılmayacağı hakkında bir karara varılabilmesi için gerektiğinde Kurumun denetim ve kontrol ile yetkilendirilen memurları tarafından veya Bakanlık iş müfettişleri vasıtasıyla soruşturma yapılabileceği, 20. maddesinde iş kazasına bağlı nedenlerden dolayı ölen sigortalının hak sahiplerine gelir bağlanacağı bildirilmiştir.

Somut olayda, iş kazası olduğu iddia olunan olayın Sosyal Güvenlik Kurumu’na bildirilip bildirilmediği, olayın iş kazası sayılıp sayamadığına ilişkin dosya içerisinde hiç belge bulunmadığı gibi mahkemece de bu yönde hiç inceleme yapılmadığı anlaşılmaktadır.

Davada öncelikle zararlandırıcı olayın iş kazası niteliğince olup olmadığının tespiti ön sorundur. Yapılacak iş, davacıya iş kazasını Sosyal Güvenlik Kurumuna ihbarda bulunmak, olayın Kurumca iş kazası olarak kabul edilmesi hâlinde yargılamaya devam olunarak bir karar vermek, olayın Kurumca iş kazası olarak kabul edilmemesi hâlinde ise davacıya Sosyal Güvenlik Kurumu’na ve hak alanını etkileyeceğinden işveren aleyhine “iş kazasının tespiti” davası açması için önel vermek, tespit davasını bu dava için bekletici sorun yaparak çıkacak sonuca göre, bir karar vermektedir. Mahkemece bu maddî ve hukukî olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. O hâlde davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…” 21.HD, 26.03.2013 tarih, 3534/5758 E.K.

Kurumca hak sahiplerine gelir bağlanabilmesi için, öncelikle zararlandırıcı olayın iş kazası veya meslek hastalığı sonucu olup olmadığının tespiti ön sorundur “Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmayan zararın ödetilmesine ilişkin davalarda (tazminat davaları) öncelikle haksız zenginleşmeyi ve mükerrer ödemeyi önlemek için Kurum tarafından sigortalıya bağlanan gelirin peşin sermaye değerinin tazminattan düşülmesi gerektiği Yargıtay’ın oturmuş ve yerleşmiş görüşlerindendir.

Diğer yandan, sigortalıya ve hak sahiplerine bağlanacak gelir ve hükmedilecek tazminatın miktarını doğrudan etkilemesi nedeniyle, ölümün meslek hastalığı sonucu olup olmadığının hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeksizin kesin olarak saptanması gerekir. 5510 sayılı Yasanın 14 ncü maddesinde meslek hastalığının 4 ncü maddenin birinci fıkrasının (a) bendi ile 5 nci madde kapsamında bulunan sigortalılar bakımından, sigortalının meslek hastalığına tutulduğunu öğrenen veya bu durum kendisine bildirilen işveren tarafından bu durumun öğrenildiği günden başlayarak üç iş günü içinde, iş kazası ve meslek hastalığı bildirgesi ile Kuruma bildirmesinin zorunlu olduğu, meslek hastalığı ile ilgili bildirimler üzerine gerekli soruşturmaların Kurumun denetim ve kontrol ile yetkilendirilen memurları tarafından veya Bakanlık iş müfettişleri vasıtasıyla yaptırılabileceği, hangi hâllerin meslek hastalığı sayılacağının, iş kazası ve meslek hastalığı bildirgesinin şekli ve içeriğinin verilme usulü ile bu maddenin uygulanmasına ilişkin diğer usul ve esasların, Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikte düzenleneceği, yönetmelikte belirlenmiş hastalıklar dışında herhangi bir hastalığın meslek hastalığı sayılıp sayılmaması hususunda çıkabilecek uyuşmazlığın Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunca karara bağlanacağı bildirilmiştir.

Somut olayda, meslek hastalığı sonucu olduğu iddia olunan olayın Sosyal Güvenlik Kurumuna bildirilmediği anlaşılmaktadır. Kurumca hak sahiplerine gelir bağlanabilmesi için öncelikle zararlandırıcı olayın meslek hastalığı sonucu olup olmadığının tespiti ön sorundur.

Meslek hastalığı sonucu ölümün tespiti ile ilgili ihtilaf Sosyal Güvenlik Kurumu’nun hak alanının doğrudan ilgilendirmekte olup, tazminat davasında kurum taraf değildir.

Yapılacak iş, davacılara ölümün meslek hastalığı sonucu olduğunu Sosyal Güvenlik Kurumu’na ihbarda bulunmak, olayın Kurumca meslek hastalığı olarak kabul edilmemesi hâlinde Sosyal Güvenlik Kurumuna ve hak alanını etkileyeceğinden işveren aleyhine “meslek hastalığı sonucu ölüm olayının tespiti” davası açması için önel vermek, tespit davasını bu dava için bekletici sorun yaparak çıkacak sonuca göre, olayın Kurumca meslek hastalığı sonucu olduğunun kabul edilmesi hâlinde ise davacı anne ve babaya Kuruma müracaat ederek meslek hastalığı sigorta kolundan ölüm geliri bağlanması için önel vermek ve çıkacak sonuca göre bir karar vermektedir.

Mahkemece bu maddî ve hukukî olgular dikkate alınmaksızın yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” 21.HD, 05.03.2013 tarih, 21851/3802 E.K.

Dava, iş kazasına uğrayan davacının maddî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkeme, davacının davasının kabulü ile 15.327,99 TL maddî tazminatın kaza tarihi olan 09.08.2007 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar vermiştir.

Bu tür davalarda sigortalıda oluşan iş göremezlik oranının tazminat miktarını doğrudan etkileyeceği açıktır. 5510 sayılı Yasanın 95. maddesine göre “Bu kanun gereğince, yurt dışında tedavi için yapılacak şevklere, çalışma gücü kaybı, geçici iş göremezlik ödeneklerinin verilmesine ilişkin raporlar ile iş kazası ve meslek hastalığı sonucu meslekte kazanma gücü veya çalışma gücü kaybına esas teşkil edecek sağlık kurulu raporlarının usul ve esaslarını, bu raporları vermeye yetkili sağlık hizmeti sunucularının sahip olması gereken kriterleri belirlemeye, usulüne uygun olmayan sağlık kurulu raporu ve dayanağı tıbbî belgeleri düzenleyen sağlık hizmet sunucusuna iade edecek belirlenen bilgileri içerecek şekilde yeniden düzenlenmesini istemeye Kurum yetkilidir.

Usulüne uygun sağlık kurulu raporu ve dayanağı tıbbî belgeler ile gerekli diğer belgelerin incelenmesiyle, yurt dışında tedavi için yapılacak şevklere, vazife malullük derecesini, iş kazası veya meslek hastalığı sonucu tespit edilen meslekte kazanma gücünün kaybına veya meslekte kazanma gücünün kaybı derecelerine ilişkin usulüne uygun düzenlenmiş sağlık kurulu raporları ve diğer belgelere istinaden Kurumca verilen karara ilgililerin itirazı hâlinde, durum Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulu’nca karara bağlanır.

Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar, Sağlık Bakanlığı ile Kurumun birlikte çıkaracağı yönetmelikle düzenlenir. Bu yasal düzenleme gereğince düzenlenen Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşleri Yönetmeliğinin Geçici 1. maddesinde; bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce çalışma gücü kaybı, iş kazası, meslek hastalığı, vazife malullüğü, harp malullüğü sonucu meslekte kazanma gücü kaybı ile erken yaşlanma durumlarının tespiti talebinde bulunan sigortalılar ve hak sahipleri için, yürürlükten kaldırılan ilgili sosyal güvenlik mevzuatının 5510 sayılı Yasaya aykırı olmayan hükümlerinin uygulanacağı, 5. maddesinde sigortalı ve hak sahiplerinin çalışma gücü oranlarının a) Sağlık Bakanlığı eğitim ve araştırma hastaneleri, b) Devlet Üniversitesi, c) Türk Silahli Kuvvetlerine bağlı asker hastaneleri, ç) sigortalıların ikamet ettikleri illerde (a), (b), (c) bentlerinde belirtilen hastanelerin bulunmaması durumunda Sağlık Bakanlığı tam teşekküllü hastanelerin yetkili olduğu bildirilmiş, Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 56. maddesinde ise Kurum Sağlık Kurulunca verilen karara karşı yapılan itirazların Yüksek Sağlık Kurulunca inceleneceği bildirilmiştir.

Kural olarak Yüksek Sağlık Kurulunca verilen karar Sosyal Güvenlik Kurumunu bağlayıcı nitelikte ise de diğer ilgililer yönünden bir bağlayıcılığı olmadığından Yüksek Sağlık Kurulu kararına itiraz edilmesi hâlinde inceleme Adlî Tıp Kurumu aracılığıyla yaptırılmalıdır.

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 28.06.1976 günlü, 1976/6-4 sayılı Kararı da bu yöndedir. Adlî Tıp 3. İhtisas Kurulu’ndan alınacak rapor ile Yüksek Sağlık Kurulu kararı arasında sürekli iş göremezlik oranına yönelik görüş ayrılığı bulunduğu takdirde çelişkinin giderilmesi için dosyanın Adlî Tıp Genel Kurulu’na gönderilerek çıkacak sonuca göre karar verilmesi gerekir.

Somut olayda, davacının 09.08.2007 tarihinde geçirdiği iş kazası sonucunda yaralandığı, olayın Kurum tarafından iş kazası kabul edildiği ancak davacının müracaatı olmadığından dolayı işlem yapılmadığını kurumun bildirdiği ve hükme dayanak alınan %8,1 olarak belirtilen maluliyet oranının Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Adlî Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı tarafından tespit edildiği, davacıda oluşan sürekli iş göremezlik oranının Kurumca belirlenmeden mahkemece sonuca gidildiği anlaşılmaktadır.

Bu durumda sigortalı yararına hükmedilecek maddî tazminat miktarını doğrudan etkilemesi nedeniyle işçide oluşan sürekli işgöremezlik oranının 5510 sayılı Yasadaki düzenlemeye uygun olarak hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeksizin saptanması gerekmektedir. Yapılacak iş, davacıya Kuruma müracaat ederek sürekli iş göremezlik oranının belirlenmesi için önel vermek ve yukarıda açıklandığı şekilde yöntemince araştırıp çıkacak sonuca göre dosyadaki diğer delillerle birlikte değerlendirilerek maddî tazminat hakkında bir karar vermekten ibarettir.

Ayrıca İş Kanunu’nun 77. maddesi İş Sağlığı ve İş Güvenliği Yönetmeliğinin ilgili maddeleri incelenmek suretiyle, işyerinin niteliğine göre işyerinde uygulanması gereken önlemlerin neler olduğu, işverenin işyerinde alması gerekli önlemlerin neler olduğu, hangi önlemleri aldığı, hangi önlemleri almadığı, alınan önlemlere işçinin uyup uymadığı gibi hususlar ayrıntılı bir biçimde incelenmek suretiyle kusurun aidiyeti ve oranı hiç kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek biçimde, saptanmadığı anlaşılmaktadır.

Yapılacak iş, işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında uzman 3 kişilik bilirkişi heyetine dosyayı tevdi ederek bilirkişilere konuyu yukarıda açıklandığı biçimde inceletmek, tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonuca göre karar vermekten ibarettir. Mahkemece bu maddî ve hukukî olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” 21.HD, 26.03.2013 tarih, 22186/5761 E.K.

Dava, iş kazasına uğrayan davacının maddi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkeme, davacı tarafça açılan davanın kısmen kabulü ile 3.852,88 TL tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazla taleplerin reddine karar vermiştir.

Sigortalıya bağlanacak gelir ve hükmedilecek tazminatın miktarını doğrudan etkilemesi nedeniyle, işçide oluşan meslekte güç kayıp oranının hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeksizin kesin olarak saptanması gerekir.

Bu yönüyle davanın yasal dayanağı 5510 sayılı Yasanın 19. maddesidir. Anılan maddeye göre iş kazası veya meslek hastalığı sonucu oluşan hastalık ve özürler nedeniyle Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmeti sunucularının sağlık kurulları tarafından verilen raporlara istinaden Kurum sağlık kurulunca meslekte kazanma gücü en az %10 oranında azalmış bulunduğu tespit edilen sigortalının sürekli iş göremezlik gelirine hak kazanacağı, iş kazası ve meslek hastalığı sonucu sürekli iş göremezlik hâllerinde meslekte kazanma gücündeki kayıp oranının belirlenmesine ve bu maddenin uygulanmasına ilişkin diğer usul ve esasların Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği bildirilmiştir.

Bu yasal düzenleme gereğince düzenlenen Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 45. maddesinde sürekli iş göremezlik gelirinin iş kazası veya meslek hastalığı sonucu oluşan hastalık ve özürler nedeniyle Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmeti sunucularının sağlık kurulları tarafından verilen raporlara istinaden Kurum Sağlık Kurulunca meslekte kazanma gücü en az %10 oranında azalmış bulunduğu tespit edilen sigortalıya bağlanacağı bildirilmiştir.

Öte yandan 5510 sayılı Yasanın 95. maddesine göre “Bu Kanun gereğince, yurt dışında tedavi için yapılacak şevklere, çalışma gücü kaybı, geçici iş göremezlik ödeneklerinin verilmesine ilişkin raporlar ile iş kazası ve meslek hastalığı sonucu meslekte kazanma gücü veya çalışma gücü kaybına esas teşkil edecek sağlık kurulu raporlarının usul ve esaslarını, bu raporları vermeye yetkili sağlık hizmeti sunucularının sahip olması gereken kriterleri belirlemeye, usulüne uygun olmayan sağlık kurulu raporu ve dayanağı tıbbî belgeleri düzenleyen sağlık hizmet sunucusuna iade edecek belirlenen bilgileri içerecek şekilde yeniden düzenlenmesini istemeye Kurum yetkilidir.

Usulüne uygun sağlık kurulu raporu ve dayanağı tıbbî belgeler ile gerekli diğer belgelerin incelenmesiyle, yurt dışında tedavi için yapılacak şevklere, vazife malullük derecesini, iş kazası veya meslek hastalığı sonucu tespit edilen meslekte kazanma gücünün kaybına veya meslekte kazanma gücünün kaybı derecelerine ilişkin usulüne uygun düzenlenmiş sağlık kurulu raporları ve diğer belgelere istinaden Kurumca verilen karara ilgililerin itirazı hâlinde, durum Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunca karara bağlanır. Kural olarak Yüksek Sağlık Kurulunca verilen karar Sosyal Güvenlik Kurumunu bağlayıcı nitelikte ise de diğer ilgililer yönünden bir bağlayıcılığı olmadığından Yüksek Sağlık Kurulu Kararına itiraz edilmesi hâlinde inceleme Adlî Tıp Kurumu aracılığıyla yaptırılmalıdır.

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 28.06.1976 günlü, 1976/6-4 sayılı Kararı da bu yöndedir. Somut olayda ise zararlandırıcı olay SGK’ca iş kazası olarak kabul edilmiş, Maluliyet Daire Başkanlığı tara-fından zararlandırıcı sigorta olayına maruz kalan işçide oluşan sürekli iş göremezlik oranının %3 olduğu ve Adlî Tıp Kurumu tarafından yapılan inceleme sonucunda da sigortalıda oluşan sürekli iş göremezlik oranının %4,2 olduğu bildirilmiştir.

Yapılacak iş, Sosyal Güvenlik Kurumu Yüksek Sağlık Kurulu tarafından davacının sürekli iş göremezlik oranının tespitine dair rapor olup olmadığını araştırarak, sürekli iş göremezlik oranının tespitine dair rapor olmadığının anlaşılması hâlinde Sosyal Güvenlik Kurumu Yüksek Sağlık Kurulu’dan davacının sürekli iş göremezlik oranının tespitine dair rapor almak ve Sosyal Güvenlik Kurumu Yüksek Sağlık Kurulu ve Adlî Tıp Kurumu tarafından belirlenen sürekli iş göremezlik oranı ile çelişki olduğu takdirde Adlî Tıp Genel Kurulu’ndan yeniden rapor almak suretiyle çelişkiyi giderdikten sonra kesinleşen iş göremezlik oranına göre tazminatı yeniden yöntemince belirlemekten ibarettir.

Mahkemece bu maddî ve hukukî olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…21.HD, 12.03.2013 tarih, 17259/4488 E.K.

Dava, 8.6.2005 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, davacının maddî tazminat isteminin reddine, manevî tazminat isteminin ise dava dilekçesinde manevî tazminata ilişkin talebin olmadığı, ıslah yolu ile manevî tazminat talep edilemeyeceği gerekçesi ile karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.

Davacının 8.6.2005 tarihinde geçirdiği iş kazası sonunda SGK ‘ya ait 25.11.2009 gün ve 15.458.690 sayılı yazısı ve ekinde bulunan sürekli iş göremezlik derecesi tespit kararı ile %44,2 oranında sürekli iş göremezlik derecesi verildiği ve davacının bu maluliyetine ilişkin 1.11.2008 tarihinde kontrol muayenesi gerektiğinin yazılı olduğu, ancak mahkemece bu kontrol kaydının sonucu araştırılmadan karar verildiği görülmektedir. Davacının geçirdiği kaza sonunda oluşan maluliyetinin kesinleşmediği bu hâlde, kontrol kaydı var iken saptanan orana göre tazminat hesabının yapılamayacağı açıktır. Gerçekten sigortalıya bağlanacak gelir ve hükmedilecek tazminat tutarını doğrudan etkileyeceğinden iş göremezlik oranının kesin olarak saptanması gerekir… 21.HD, 28.03.2013 tarih, 15575/6119 E.K.

Dava, iş kazası sonucu sigortalının maddî ve manevî zararları ile yakınlarının manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Somut olayda, davacının 12.12.2007 tarihinde geçirdiği iş kazası sonucunda, SGK Tedavi Hizmetleri ve Maluliyet Daire Baş- kanlığı’nın ait 21.09.2009 onay tarihli sürekli iş göremezlik derecesi tespit kararında sürekli iş göremezlik oranının %100 olduğu, yardıma muhtaç durumda olduğu ve 03.10.2011 tarihinde kontrol muayenesi gerektiğinin yazılı olduğu, mahkemece davacı vekiline verilen elden takip yetkisi sonucu dosyaya ibraz edilen Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin 27.09.2011 tarih ve 48022 sayılı raporunda, davacının sakatlık oranının %80 olduğu ve yardım olmaksızın ayağa kalkamayacağının belirtildiği, mahkemece SGK Tedavi Hizmetleri ve Maluliyet Daire Başkanlığı raporunda belirtilen kontrol kaydının sonucu araştırılmadan ve davacının sürekli iş göremezlik oranı kesinleşmeden tazminat talepleri hakkında yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

Öte yandan, davacıların manevî tazminat istemleri hakkında, davacı sigortalının sürekli iş göremezlik oranı kesinleştikten sonra bir karar verilmesi gerekirken, mahkemece, Şanlıurfa Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin 27.09.2011 tarih ve 48022 sayılı raporunda belirtilen sakatlık oranı esas alınarak karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…” 21.HD, 11.02.2013 tarih, 11880/2035 E.K.

Dava, davacının geçirdiği iş kazası nedeniyle sürekli iş göremezlik oranının tespiti istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulü ile davacının sürekli iş göremezlik maluliyet oranının %15,00 olduğunun tespitine karar verilmiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerden, Soma Kömür işletmesinde konveyor şaltercisi olarak çalışan davacının, 02.09.2012 tarihinde gece vardiyasında kaza geçirdiği, sağ el 2. parmağının koptuğu, SGK müfettişi ve Bakanlık müfettişinin olayın iş kazası olduğunu bildirdikleri, davacıya %12 oranında iş göremezlik geliri bağlandığı, davadan önce SGK Genel Sağlık Sigortası Genel Müdürlüğü SSK Tedavi Hizmetleri ve Maluliyet Daire Başkanlığı’nca maluliyet oranının %12 olarak belirlendiği, mahkemenin talebi üzerine düzenlenen YSK’nın 04.02.2009 tarihli raporunda, iş göremezlik oranının %12 olarak belirlendiği ve davacının başkasının bakımına muhtaç olmadığının bildirildiği, bu rapora davacının itirazı üzerine dosyanın Adlî Tıp’a gönderildiği, Adlî Tıp 3. İhtisas Kurulu’nun 27.08.2010 tarihli raporunda davacının, SS Sağlık İşlemleri Tüzüğü hükümlerinden yararlanılarak ve meslek grup numarası 4 olarak bildirilmekle, Gr4 IX (2Aba 7) A %11, E cetveline göre %15 oranında meslekte kazanma gücünden kaybetmiş olduğunun ve maluliyetinin sürekli olduğunun bildirildiği, davacının bu rapora da itiraz ettiği anlaşılmaktadır.

Somut olayda, dosyada mevcut raporlar arasındaki çelişki giderilmeden hüküm kurulması isabetsiz olmuştur. Mahkemece yapılacak iş, davacının sürekli işgöremezlik oranının tespiti bakımından dosyada mevcut raporlar arasındaki çelişkiyi giderecek şekilde son kez olarak Adlî Tıp Genel Kurulu’ndan rapor almak ve çıkacak sonuca göre karar vermekten ibarettir. Mahkemece, yukarıda belirtilen maddî ve hukukî olgular dikkate alınmaksızın eksik inceleme ve araştırma sonucu yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” 21.HD, 18.03.2013 tarih, 20004/4818 E.K.

Dava, iş kazası sonucu maluliyete uğrayan davacının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Bu tür davalarda sigortalıda oluşan iş göremezlik oranının tazminat miktarını doğrudan etkileyeceği açıktır. Bu yönüyle davanın yasal dayanağı 5510 sayılı Yasanın 19. maddesidir. Anılan maddeye göre iş kazası veya meslek hastalığı sonucu oluşan hastalık ve özürler nedeniyle Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmeti sunucularının sağlık kurulları tarafından verilen raporlara istinaden Kurum sağlık kurulunca meslekte kazanma gücü en az %10 oranında azalmış bulunduğu tespit edilen sigortalının sürekli iş göremezlik gelirine hak kazanacağı, iş kazası ve meslek hastalığı sonucu sürekli iş göremezlik hâllerinde meslekte kazanma gücündeki kayıp oranının belirlenmesine ve bu maddenin uygulanmasına ilişkin diğer usul ve esasların Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği bildirilmiştir.

Bu yasal düzenleme gereğince düzenlenen Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 45. maddesinde sürekli iş göremezlik gelirinin iş kazası veya meslek hastalığı sonucu oluşan hastalık ve özürler nedeniyle Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmeti sunucularının sağlık kurulları tarafından verilen raporlara istinaden Kurum Sağlık Kurulunca meslekte kazanma gücü en az %10 oranında azalmış bulunduğu tespit edilen sigortalıya bağlanacağı bildirilmiştir. Öte yandan 5510 sayılı Yasanın 95. maddesine göre “Bu Kanun gereğince, yurt dışında tedavi için yapılacak şevklere, çalışma gücü kaybı, geçici iş göremezlik ödeneklerinin verilmesine ilişkin raporlar ile iş kazası ve meslek hastalığı sonucu meslekte kazanma gücü veya çalışma gücü kaybına esas teşkil edecek sağlık kurulu raporlarının usul ve esaslarını, bu raporları vermeye yetkili sağlık hizmeti sunucularının sahip olması gereken kriterleri belirlemeye, usulüne uygun olmayan sağlık kurulu raporu ve dayanağı tıbbî belgeleri düzenleyen sağlık hizmet sunucusuna iade edecek belirlenen bilgileri içerecek şekilde yeniden düzenlenmesini istemeye Kurum yetkilidir.

Usulüne uygun sağlık kurulu raporu ve dayanağı tıbbî belgeler ile gerekli diğer belgelerin incelenmesiyle yurt dışında tedavi için yapılacak şevklere, vazife malullük derecesini, iş kazası veya meslek hastalığı sonucu tespit edilen meslekte kazanma gücünün kaybına veya meslekte kazanma gücünün kaybı derecelerine ilişkin usulüne uygun düzenlenmiş sağlık kurulu raporları ve diğer belgelere istinaden Kurumca verilen karara ilgililerin itirazı hâlinde, durum Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunca karara bağlanır. Bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar, Sağlık Bakanlığı ile Kurumun birlikte çıkaracağı yönetmelikle düzenlenir.

Bu yasal düzenleme gereğince düzenlenen Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Oranı Tespit İşleri Yönetmeliğinin Geçici 1. maddesinde, Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce çalışma gücü kaybı, iş kazası, meslek hastalığı, vazife malullüğü, harp malullüğü sonucu meslekte kazanma gücü kaybı ile erken yaşlanma durumlarının tespiti talebinde bulunan sigortalılar ve hak sahipleri için, yürürlükten kaldırılan ilgili sosyal güvenlik mevzuatının 5510 sayılı Yasaya aykırı olmayan hükümlerinin uygulanacağı, 5. maddesinde sigortalı ve hak sahiplerinin çalışma gücü oranlarının a) Sağlık Bakanlığı eğitim ve araştırma hastaneleri, b) Devlet Üniversitesi, c) Türk Silahli Kuvvetlerine bağlı asker hastaneleri, ç) sigortalıların ikamet ettikleri illerde (a), (b), (c) bentlerinde belirtilen hastanelerin bulunmaması durumunda Sağlık Bakanlığı tam teşekküllü hastanelerin yetkili olduğu, bildirilmiş, Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 56. maddesinde ise Kurum Sağlık Kurulunca verilen karara karşı yapılan itirazların Yüksek Sağlık Kurulunca inceleneceği bildirilmiştir.

Kural olarak Yüksek Sağlık Kurulunca verilen karar Sosyal Güvenlik Kurumunu bağlayıcı nitelikte ise de diğer ilgililer yönünden bir bağlayıcılığı olmadığından Yüksek Sağlık Kurulu Kararına itiraz edilmesi hâlinde inceleme Adlî Tıp Kurumu aracılığıyla yaptırılmalıdır. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 28.06.1976 günlü, 1976/6-4 sayılı Kararı da bu yöndedir. Somut olayda, davacı da oluşan zararı meydana getiren olayın SSK’ca iş kazası olarak kabul edildiği, SSK Tedavi Hizmetleri ve Maluliyet Daire Başkanlığının Sürekli İş Gö-remezlik Derecesi Tespit Kararında özetle: Davacının E cetveline göre %26,2 maluliyeti olduğu, yardıma muhtaç olmadığı (YMD), Kontrolü gerekmediği belirtilmiştir. Yüksek Sağlık Kurulu’nun 15.04.2011 tarihli kararında ise özetle: Davacının E cetveline göre %34 maluliyeti olduğu, yardıma muhtaç olmadığı (YMD), Kontrolü gerekmediği belirtilmiştir. Adlî Tıp 3. İhtisas Kurulunun 25.11.2011 tarihli kararında özetle: davacının %33,2 oranında meslekte kazanma gücünü kaybettiği belirtilmiştir.

Davacının sürekli işgöremezlik oranına ilişkin belirtilen bu raporlar arasındaki çelişkinin giderilmesi için davacının, Adlî Tıp Genel Kurulu’na gönderilerek sürekli işgöremezlik oranına ilişkin karar aldırılmadığı dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Bu durumda sigortalı yararına hükmedilecek maddî ve manevî tazminat miktarını doğrudan etkilemesi nedeniyle işçide oluşan sürekli işgöremezlik oranının 5510 sayılı Yasadaki düzenlemeye uygun olarak hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeksizin saptanması gerekmektedir.

Yapılacak iş, sigortalıda oluşan sürekli iş göremezlik oranını yukarıda açıklandığı şekilde yöntemince araştırıp sonucuna göre dosyadaki diğer delillerle birlikte değer lendirilerek tazminat miktarını belirlemekten ibarettir. Öte yandan iş kazası nedeniyle davacı tarafından yapılan sağlık harcamalarının, maddî tazminat olarak davalı işverenden tahsiline karar verilmesi de hatalı olmuştur.

Gerçekten sarf tarihinde yürürlükte bulunan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Yasası, iş kazası nedeniyle işverenin sigortalısına karşı, işe Kurumca el koyuncaya kadar sağlık yardımlarını yapma ve vizite kâğıdı düzenleme dışında bir yükümlülüğünü hükme bağlamamıştır. Aksine sözü edilen Yasanın 14/3 maddesi, iş kazasının oluşumundan itibaren her türlü sağlık yardımları ile kurumun sorumlu olduğunu kabul etmiştir.

Sözü edilen Yasanın iş kazası ve meslek hastalığı sigorta kolunun getiriliş amaç ve nedeni sigortalıların belirtilen türde bir zararla karşılaşmaları hâlinde, onları doğrudan koruma altına alma ve kendilerine yardım yapacak kuruluşu belirlemektir. Bu duruma göre, bir iş kazası nedeniyle, sigortalının başvuracağı mercii kendisini bu yönden güvenceye alan, kurum ve onların sağlık kuruluşlarıdır.

İşveren, bu tür zararlandırıcı olayların meydana gelmesi durumlarında artık sigortalısına karşı muhatap olmaktan çıkar, kurum doğrudan devreye girer. Esasen işveren de belirtilen sigorta kolu nedeniyle Yasanın belirlediği orandan prim ödemek ve ayrıca koşulları varsa, Kurumun yaptığı harcamaları Kuruma geri vermekle sorumlu tutulmuştur. Bu nedenle, gerek sigortalı ve gerekse işveren, iş kazası ve meslek hastalığı sigorta kolundan birbirlerine karşı değil, doğrudan Kuruma karşı sorumludurlar. Bu nedenle, davacının tedavi giderlerinden Sosyal Sigortalar Kurumu sorumlu olduğu hâlde tedavi giderleri için davalının sorumluluğuna gidilerek tazminata hükmedilmesi hatalı olmuştur. Mahkemece, bu maddî ve hukukî olgular göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” 21.HD, 25.02.2013 tarih, 15714/3292 E.K.

Dava, iş kazasına uğrayan davacının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkeme, davanın kabulü ile 169.290,39 TL maddî ve 20.000,00 TL manevî tazminatın 26.11.2008 olay tarihinden itibaren yasal faizleri ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya ödenmesine karar vermiştir.

Davacının iş kazası sonucu %44,2 oranında sürekli iş göremezliğe uğradığı olayda, davalı işverenin %60 oranında kusurlu olduğu ve olayın oluşmasında %40 oranında da kaçınılmazlık bulunduğu dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Zararlandırıcı sigorta olayına maruz kalan sigortalının, maddî zararının hesabında, gerçek ücretin esas alınması koşuldur. Gerçek ücretin ise işçinin imzasının bulunduğu ücret tediye bordrolarından saptanacağı, işçinin imzasının bulunmadığı işyeri ve sigorta kayıtlarının nazara alınamayacağı, işçinin imzasının bulunduğu ücret tediye bordrolarının bulunmaması durumunda işçinin yaşı, kıdemi, meslekî durumu dikkate alınarak, emsal işi yapan işçilerin aldığı ücret göz önünde tutularak belirlenmesi gerektiği,

Dairemizin giderek Yargıtay’ın yerleşmiş görüşlerindendir. Hâl böyle olunca günlük 50,00 TL net ücret esas alınarak hazırlanan hesap raporunun hükme dayanak alınacak nitelikte olduğundan söz edilemez. Yapılacak iş; işçinin yaptığı iş, yaşı, kıdemi belirtilmek suretiyle ilgili meslek odasından emsal işçinin alabileceği günlük veya aylık net ücreti sormak, işçinin gerçek ücretini tespit edip yeniden hesap raporu aldırmak ve tüm deliller bir arada değerlendirilerek karar vermektir. Mahkemece bu maddî ve hukukî olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” 21.HD, 22.01.2013 tarih, 7071/718 E.K.

Dava, iş kazası sonucu 9.7.2008 tarihinde öien işçi Halil’in eş ve çocuklarının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile eş Gülşen için 33.518,97 TL maddî ve 30.000,00 TL manevî, davacı çocuk Okan için 15.000,00 TL manevî tazminat takdirine, maddî tazminat talebinin reddine, davacı çocuk Uğur için 15.000,00 TL manevî tazminatın kaza tarihi olan 9.7.2008′ den itibaren yürütülecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, fazla talebin reddine karar verilmiştir.

Davacılar murisi sigortalının öldüğü iş kazasında sigortalının %20, davalı Aydın Linyit Maden Sanayi ve Tic. AŞ’nin %80 oranında kusurlu olduğu dosya içeriğinden anlaşılmaktadır.

Borçlar Kanunu’nun 47. maddesi hükmüne göre hâkimin özel hâlleri göz önünde tutarak manevî zarar adı ile hak sahibine verilmesine karar vereceği bir para tutarı adalete uygun olmalıdır. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevî huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. O hâlde, bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir.

Takdir edilecek miktar, mevcut hâlde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. 22.06.1966 günlü ve 7/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nın gerekçesinde takdir olunacak manevî tazminatın tutarını etkileyecek özel hal ve şartlar da açıkça gösterilmiştir.

Bunlar her olaya göre değişebileceğinden hâkim bu konuda takdir hakkını kullanırken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir. Hâkimin bu takdir hakkını kullanırken, ülkenin ekonomik koşulları, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, paranın satın alma gücü, tarafların kusur durumu, olayın ağırlığı, olay tarihi gibi özellikleri göz önünde tutması, bunun yanında olayın işverenin işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini yeterince almamasından kaynaklandığı da gözetilerek gelişen hukuktaki yaklaşıma da uygun olarak tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranda manevî tazminat takdir edilmesi gerektiği açıkça ortadadır (HGK 23.06.2004, 13/291-370).

Bu ilkeler gözetildiğinde 9.7.2008 tarihinde hayatını kaybeden sigortalı yakınları yararına hükmedilen manevî tazminat bir miktar azdır. Mahkemece bu maddî ve hukukî olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. O hâlde davacıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…21.HD, 07.03.2013 tarih, 17482/4184 E.K.

Dava, iş kazası sonucu sürekli iş göremezlik nedeniyle sigortalının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, 8.660,22 TL maddî ve 15.0, 00 TL manevî tazminatın kaza tarihi olan 08.06.2008 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesini karar verilmiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerin incelenmesinden; iş kazası sonucu davacının sürekli iş göremezlik oranının %6,3 olduğu, Sosyal Güvenlik Kurumu Teftiş Kurulu Başkanlığı tarafından olayın iş kazası olduğunun tespit edildiği, hükme esas kusur raporunda olayın meydana gelmesinde davalı işverenin %60, davacı işçinin %30 oranında kusurlu oldukları, %10 oranında kötü tesadüfün etkisinin bulunduğunun belirtildiği, bilirkişi hesap raporunda ise; PMF yaşama tablosuna göre rapor tarihindeki bakiye ömrü esas alınarak, en yakın duruşma tarihi olan 18.06.2012 tarihinden 60 yaşının ikmaline kadar fiili dönem, 60 yaşının ikmalinden bakiye ömrü süresince bilinen son ücreti esas alınarak pasif devre zararı hesabı yapıldığı anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlık, maddî tazminatın belirlenmesi noktasında toplanmaktadır. Tazminatın saptanmasında, zarar ve tazminata doğrudan etkili olan işçinin net geliri, bakiye ömrü, iş görebilirlik çağı, işgöremezlik ve karşılık kusur oranları, Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından bağlanan peşin sermaye değeri gibi tüm verilerin hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek şekilde öncelikle belirlenmesi gerektiği tartışmasızdır.

Tazminat miktarının, PMF yaşama tablosuna göre işçinin olay tarihindeki bakiye ömrü esas alınarak aktif ve pasif dönemde elde edeceği kazançlar toplamından oluştuğu yönü ise söz götürmez. Başka bir anlatımla, işçinin günlük net geliri tespit edilerek, kaza tarihinden hüküm tarihine en yakın tarihe kadarki bilinen dönemdeki kazancının mevcut veriler nazara alınarak iskontolama ve artırma işlemi yapılmadan hesaplanacağı, bilinmeyen dönemdeki kazancının ise yıllık olarak %10 arttırılıp %10 iskontoya tâbi tutulacağı, 60 yaşına kadar (aktif) dönemde, 60 yaşından sonrada bakiye ömrüne kadar (pasif) dönemde elde edeceği kazançların ortalama yöntemine başvurulmadan bilinen son asgari ücret üzerinden her yıl için ayrı ayrı hesaplanacağı Yargıtay’ın oturmuş ve yerleşmiş görüşlerindendir.

Somut olayda, maddî tazminat hesabında davacının bakiye ömrünün PMF yaşama tablosuna göre hesaplanması ile iş kazası tarihinden hüküm tarihine en yakın tarihe kadar bilinen aktif dönem, 60 yaşının ikmaline kadar bilinmeyen aktif dönem, bilinen son asgari ücret üzerinden 60 yaşından sonra bakiye ömrü süresince pasif dönem hesabı yapılarak maddî zararın hesaplanması gerekirken, en yakın duruşma tarihi olan 18.06.2012 tarihinden 60 yaşının ikmaline kadar fiili dönem, 60 yaşının ikmalinden bakiye ömrü süresince bilinen son ücreti esas alınarak pasif devre zararı hesaplanan bilirkişi raporunun hükme esas alınması doğru olmamıştır.

İş kazası ya da meslek hastalığı nedeniyle geçici iş göremezlik, kaza tarihinde yürürlükte bulunan 506 sayılı Yasanın 16. ve 89. maddelerinde düzenlenmiştir. Buna göre, iş kazası ya da meslek hastalığı sonucu iş göremez duruma düşen sigortalıya, sağlık yardımları dışında iş kazasının olduğu ya da meslek hastalığı nedeniyle tedavisinin başladığı tarihten tedavisinin bitimine kadar, geçici iş göremez duruma düştüğü her gün için 506 sayılı Yasanın 89. maddesindeki yöntemle yatarak ya da ayakta tedavi görmesine göre bir ödenek verilir.

Sigortalının iş göremezlik durumunun ödeneğin belirlenmesinde etkisi yoktur. Geçici iş göremezlik devresinde sigortalının çalışamadığı dönemde yoksun kaldığı gelirin karşılanması, sürekli iş göremezlik hâlinde ise iş kazası ya da meslek hastalığı nedeniyle çalışma gücünde meydana gelen eksilme sonucu gelir kaybı ya da yıpranmaya bağlı olarak ortaya çıkan zararın tazmini söz konusudur. Dolayısıyla, sürekli iş göremezlik nedeniyle tazminatın hesaplanmasında zararın başlangıç tarihinin olay tarihi olarak alınması hâlinde, haksız zenginleşmeyi ve mükerrer ödemeyi önlemek için geçici iş göremezlik ödeneğinin hesaplanan maddî zarardan indirilmesi gerektiği açıktır. Somut olayda, SGK tarafından davacının geçici iş görmezlik dönemi olan 08.06.2008-09.10.2008 tarihleri arasında toplam 3.613,36 TL geçici iş göremezlik ödeneğinin davacıya ödendiği belirtildiğinden, bu ödemenin maddî tazminat hesabında zarar miktarından tenzil edilmesi gerekirken, indirim yapılmaması doğru olmamıştır…” 21.HD, 13.05.2013 tarih, 4813/9641 E.K.

Dava, iş kazası sonucu sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının ve yakınlarının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, davacı sigortalı için 962.357,62 TL maddî tazminat ve 90.000,00 TL manevî tazminatın, davacı anne ve baba için ayn ayrı 15.000,00 TL manevî tazminatın kaza tarihi olan 10.06.2009 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacılara verilmesine karar verilmiştir. Dosyadaki kayıt ve belgelerin incelenmesinden, iş kazası sonucu davacının sürekli iş göremezlik oranının %100 olduğu ve yardıma muhtaç durumda olduğunun belirtildiği, SGK Teftiş Kurulu Başkanlığı tarafından olayın iş kazası olduğunun tespit edildiği, olayın meydana gelmesinde davacı işçinin %10, davalı işverenin %90 oranında kusurlu bulunduklarının belirtildiği, hesap bilirkişisi tarafından düzenlenen raporda davacının dönem zararları ve bakıcı gideri toplamından sürekli iş göremezlik ve kusur oranı ile ilk peşin sermaye değerinin tenzil edilmesi sonucu karşılanmamış zararının 962.357,62 TL olduğunun belirtildiği anlaşılmaktadır.

Davanın bu yönüyle yasal dayanağını, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu oluşturmaktadır. Kanunun 55. maddesinde,” Destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanır. Kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacını taşımayan ödemeler, bu tür zararların belirlenmesinde gözetilemez; zarar veya tazminattan indirilemez. Hesaplanan tazminat, miktar esas alınarak hakkaniyet düşüncesi ile artırılamaz veya azaltılamaz.” hükmüne yer verilmiştir.

Öte yandan, 6101 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kanunun 2. maddesine göre “Türk Borçlar Kanunu’nun kamu düzenine ve genel ahlâka ilişkin kuralları, gerçekleştirildikleri tarihe bakılmaksızın bütün fiil ve işlemlere uygulanır”. 6098 sayılı Kanunun 55. maddesi de kamu düzenine ilişkin emredici bir hükme yer verdiğinden gerçekleştiği tarihe bakılmaksızın tüm fiil ve işlemlere uygulanmalıdır.

Yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda; yardıma muhtaç durumda olan kazalı sigortalının sürekli iş göremezlik nedeniyle hesaplanan maddî zararlarından hakkaniyet indirimi yapılabilmesi mümkün değil ise de, kazalının birinci derece yakınlarının da kendisine bakma yükümlülüğü olduğu, hayatın olağan akışına göre yaşamının bir döneminde yakınlarının yardımından faydalanacağı, bu nedenlerle bakıcı giderlerine ilişkin zarar miktarından hakkaniyet indirimi yapılabilmesinin mümkün olduğu gözetilerek, bilirkişi hesap raporunda tespit edilen bakıcı giderlerine ilişkin zarar miktarı üzerinden hakkaniyet indirimi yapılması gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…” 21.HD, 17.06.2013 tarih, 8542/12717 E.K.

Dava, 17.02.2006 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu %50 oranında sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece sigorta tahsisleri tüm peşin sermaye değeri ile karşılandığından davacının maddî tazminat isteminin reddine, manevî tazminat isteminin ise kısmen kabulüne karar verilmiş ve bu karar süresinde taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

Temyiz kapsam ve nedenleri dikkate alındığında yerel mahkemenin maddî tazminatın reddine ilişkin kararı yerindedir. Ne var ki maddî tazminatın ret nedeni dikkate alındığında dalı vekili yararına avukatlık ücreti takdiri hatalı olmuştur. Manevî tazminata gelince, manevî tazminatın takdirinde yanılgıya düşüldüğü, manevî tazminatın az takdir edildiği gibi koşulları bulunmadığı hâlde Borçlar Kanunun 44. maddesi gereğince indirime gidildiği anlaşılmaktadır.

Davacının iş kazası sonucu %50 oranında sürekli iş göremezliğe uğradığı olayda davacının %25 davalı işverenin ise %75 oranında kusurlu olduğu dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Gerek mülga 818 sayılı BK.47 ve gerekse yürürlükteki 6098 sayılı TBK. 56. maddesinde hâkimin bir kimsenin bedensel bütünlüğünün zedelenmesi durumunda, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, zarar görene uygun bir miktar paranın manevî zarar adı ile ödenmesine karar verebileceği öngörülmüştür.

Manevî tazminatın tutarını belirleme görevi hâkimin takdirine bırakılmış ise de hükmedilen tutarın uğranılan manevî zararla orantılı, duyulan üzüntüyü hafifletici olması gerekir. Hâkimin bu takdir hakkını kullanırken, ülkenin ekonomik koşulları tarafların sosyal ve ekonomik durumları paranın satın alma gücü, tarafların kusur durumu olayın ağırlığı davacının sürekli iş göremezlik oranı, işçinin yaşı, olay tarihi gibi özellikleri göz önünde tutması, bunun yanında olayın işverenin sağlığı ve güvenliği önlemlerini yeterince alınmamasından kaynaklandığı da gözetilerek gelişen hukuktaki yaklaşıma da uygun olarak tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranda manevî tazminat takdir edilmesi gerektiği açıkça ortadadır. Bu ilkeler gözetildiğinde davacı yararına hüküm altına alınan 30.000,00 TL manevî tazminatın az olduğu açıkça belli olmaktadır.

Öte yandan zararın meydana gelmesinde, işverenin %75, işçinin %25 oranındaki kusurlu davranışlarının etkili olmasına ve zararın tazminin borçluyu müzayakaya maruz bırakmayacağının belirgin bulunmasına göre, dava konusu olayda hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanu-nu’nun 44. maddesinin öngördüğü koşulların oluşmadığı gözetilmeksizin anılan maddeye dayanılarak zarardan hakkaniyet indirimi yapılması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

Kabul ve uygulama açısından da 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 43. ve 44. maddelerinin dikkate alınarak manevî tazminatın belirlenmesi gerekirken önce bir tazminat belirlenip sonra bundan kusur oranında indirime gidilmesi de hatalı olmuştur. Avukatlık ücretine gelince, davacının maddî tazminat isteminin reddi, yargılama sırasında ortaya çıkan katsayı değişiklikleri sonucu sigorta tahsisleri peşin sermaye değerindeki artışlardan kaynaklanmış olup, davacının dava açarken bu hususu bilebilmesi mümkün değildir. Hâl böyle olunca da maddî tazminat isteminin reddi nedeniyle davalı yararına avukatlık ücreti takdir edilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…” 21.HD, 18.06.2013 tarih, 16991/12818 E.K.

Dava, iş kazası sonucu sürekli iş göremezlik nedeniyle sigortalının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, 32.776,09 TL maddî ve 10.000,00 TL manevî tazminatın kaza tarihi olan 09.07.2008 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesini karar verilmiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerin incelenmesinden, iş kazası sonucu davacının sürekli iş göremezlik oranının %7,1 olduğu, Sosyal Güvenlik Kurumu Teftiş Kurulu Başkanlığı tarafından olayın iş kazası olduğunun tespit edildiği, hükme esas kusur raporunda, olayın meydana gelmesinde, davacı işçinin ve davalı işverenin kusurunun bulunmadığı, olayın %100 kaçınılmazlık sonucu meydana geldiğinin belirtildiği, bilirkişi hesap raporunda davacının dönem zararları toplamından sürekli iş göremezlik oranı ve 818 sayılı B.K.’nun 43. maddesi gereğince 1/3 oranında hakkaniyet indirimi yapıldığında davacının maddî zarının 32.776,09 TL olarak tespit edildiği anlaşılmaktadır.

Davanın bu yönüyle yasal dayanağını, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu oluşturmaktadır. Kanunun 55. maddesinde, ” Destekten yoksun kalma zararları ile bedensel zararlar, bu Kanun hükümlerine ve sorumluluk hukuku ilkelerine göre hesaplanır. Kısmen veya tamamen rücu edilemeyen sosyal güvenlik ödemeleri ile ifa amacını taşımayan ödemeler, bu tür zararların belirlenmesinde gözetilemez; zarar veya tazminattan indirilemez.

Hesaplanan tazminat, miktar esas alınarak hakkaniyet düşüncesi ile artırılamaz veya azaltılamaz.” hükmüne yer verilmiştir. Öte yandan, 6101 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kanunun 2. maddesine göre “Türk Borçlar Kanunu’nun kamu düzenine ve genel ahlâka ilişkin kuralları, gerçekleştirildikleri tarihe bakılmaksızın bütün fiil ve işlemlere uygulanır”. 6098 sayılı Kanunun 55. maddesi de kamu düzenine ilişkin emredici bir hükme yer verdiğinden gerçekleştiği tarihe bakılmaksızın tüm fiil ve işlemlere uygulanmalıdır.

Yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda, iş kazasına dayalı olarak sigortalının sürekli iş göremezliği nedeniyle hesaplanan maddî zararlarından hakkaniyet indirimi yapılabilmesi mümkün değildir. Mahkemece bu maddî ve hukukî olgular dikkate alınmadan bilirkişi hesap raporunda tespit edilen maddî zarar miktarından hakkaniyet indirimi yapılarak hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” 21.HD, 02.05.2013 tarih, 25/8901 E.K.

Dosyadaki yazılara, kararın bozmaya uygun olmasına, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, hükmün uyulan önceki Yargıtay bozma ilamına uygun biçimde verilmiş olmasına, bozma ile kesinleşen ve karşı taraf yararına kazanılmış hak durumunu oluşturan yönlerin yeniden incelenmesine hukukça ve yasaca cevaz bulunmamasına, 6101 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun’un 2. maddesindeki “Türk Borçlar Kanunu’nun kamu düzenine ve genel ahlâka ilişkin kuralları, gerçekleştirildikleri tarihe bakılmaksızın bütün fiil ve işlemlere uygulanır.” düzenlemesi dikkate alındığında, kamu düzenine ilişkin olan ve emredici hükme yer verdiğinden, gerçekleştiği tarihe bakılmaksızın tüm fiil ve işlemlere uygulanması gereken 6098 sayılı TBK. 55. maddesi gereğince tazminat miktarının çokluğunun hakkaniyet indirimine gerekçe olamayacağının göz ardı edilmesi hatalı ise de talep olunun ve hükmolunan miktara göre bu yanlışlığın ilerde açılması muhtemel ek davada giderilmesinin mümkün bulunmasına göre, davacı vekili ile temyiz eden davalılar vekillerinin yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz edenlere yükletilmesine…” 21.HD, 02.05.2013 tarih, 4556/8945 E.K.

Dava, 22.06.2006 tarihindeki iş kazası sonucu %11,30 oranında işgüçü kaybına uğrayan davacının maddî zararının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, 72.314,10 TL maddî, 25.000,00 TL manevî tazminatın tahsiline karar verilmiştir.

Türk Borçlar Kanunu’nun 55. maddesi gereği destekten yoksun kalma tazminatı ve bedensel zararlara ilişkin tazminatın belirlenmesinde hesaplanan tazminattan miktar gözetilerek indirim yapılması imkânı bulunmamaktadır. Fakat Yasanın 52. maddesinde zarara hafif kusuru ile sebep olan tazminat yükümlüsünün tazminatı ödediğinde yoksulluğa düşecek olması ve hakkaniyetin de gerektirmesi hâlinde hâkimin tazminattan indirim yapabileceği öngörülmüş olup bu durum yani hakkaniyet indirimi, yeni Türk Borçlar Kanunu’na göre ancak tazminat yükümlüsünün hafif kusuru hâlinde mümkün olacaktır.

Yargılamaya konu iş kazasında tüm kusurun davalı iş verende olmasına göre yukarıda ayrıntılı olarak izahı yapıldığı üzere TBK.52. maddesi gözetilerek hüküm altına alınan maddî tazminattan hakkaniyet indirimi yapılması hatalı olduğu gibi davacının maddî tazminat hesaplamasına esas alınan ücreti bakımından ilgili meslek kuruluşlarından emsal ücret araştırması yapılmadan yalnızca davacı beyanı ve tanık ifadeleri ile yetinerek neticeye varılması da doğru görülmemiştir.”, 21. HD, 24.02.2014 tarih, 19609/2918 E.K.

Dava, 22.06.2006 tarihindeki iş kazası sonucu %11,30 oranında işgüçü kaybına uğrayan davacının maddî zararının giderilmesi istemine ilişkindir.

Yargılama sırasında davacı, ıslah dilekçesi ile maddî tazminat talebini artırmış ve ayrıca dava dilekçesinde yer almayan manevî tazminat isteminde bulunmuştur.

Mahkemece, 72.314,10 TL maddî, 25.000,00 TL manevî tazminatın tahsiline karar verilmiştir. Harca tâbi davalarda, her dava açılırken başvurma harcı ile nispî karar ve ilam harcının dörtte biri peşin olarak alınır. Gerekli harçlar alındıktan sonra dava dilekçesi esas defterine kaydedilir ve dava, dava dilekçesinin esas defterine kayıt edildiği tarihte açılmış sayılır.

Islah dilekçesinin, nispî harç ve başvuru harcı yatırılarak mahkemeye verilmesi hâlinde bu dilekçenin ek dava dilekçesi olarak kabulü gerekir. Tüm bu açıklamalar sonrasında davacının manevî tazminat istemi bakımından yapılan incelemede, davacının 05.11.2012 tarihli maddî tazminatın artırılmasına ve manevî tazminat istemine dair ıslah dilekçesi ile birlikte nispî harcı ödendiği fakat başvuru harcı ödemediği anlaşılmaktadır. Bu kapsamda 05.11.2012 dilekçenin mevcut hâliyle birleştirme talepli ek dava olarak kabulü mümkün değildir.

Hâl böyle olunca da mahkemece davacının ıslah dilekçesi ile talep ettiği manevî tazminat istemine ilişkin olarak usulünce açılmış bir dava olmadığından “ayrıca manevî tazminat davası açma hakkı saklı kalmak üzere isteminin reddine” karar verilmesi gerekirken bu istemin kabulüne karar verilmesi doğru olmamıştır…” 21. HD, 24.02.2014 tarih, 19609/2918 E.K.

Dava, 28.12.2009 tarihindeki iş kazasında yaşamını yitiren sigortalının hak sahiplerinin maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemlerine ilişkindir. Somut olayda ceza yargılaması esnasında alınan kusur raporu ile işbu dosyada alınan kusur raporu arasındaki çelişkinin giderilmeyerek neticeye varılması doğru olmadığı gibi kazalının gerçek ücreti noktasında etkin araştırma yapılmadan karar verilmesi de hatalı olmuştur.

Yapılacak iş, anılan iş kazası olayı sonrasında açılan ceza davası akıbetini araştırmak, ceza davasının kesinleşmesini beklemek anlamına gelmemek üzere bu davada kesinleşmiş maddi bir vakıa var ise bu durumu da dikkate alarak İş Kanunu’nun 77. maddesinin öngördüğü koşulları taşıyan yeni bir rapor almak üzere yine işçi sağlığı-iş güvenliği konularında uzman ehil bilirkişi kuruluna konuyu tekrar inceletmek ayrıca davacının yaptığı işe göre, yaşı ve kıdemi belirtilmek suretiyle yine Kocaali’nde bulunan ilgili meslek odalarından olay tarihinde kazalı işçinin alabileceği emsal günlük net ücretleri sormak buradan gelen neticelere göre sigortalının maddi zararını yeniden hesaplatarak tüm delilleri bir arada değerlendirip neticesine göre karar vermekten ibarettir. Davalılar vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…” 21. HD, 14.04.2014 tarih, 643/7739 E.K.

Dava, 23.06.2010 tarihinde geçirdiği iş kazasında sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemlerine ilişkindir.

Mahkemece, maddî tazminat davasının kabulüne, manevî tazminat davasının ise kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içerisindeki bilgi ve kayıtlardan, meydana gelen zararlandırıcı olayın SGK Başkanlığınca iş kazası olarak kabul edildiği, kaza neticesinde sigortalının %7,2 oranında sürekli iş göremezliğe uğrayıp kazanın oluşumunda davacı sigortalının %20 oranında kusurunun bulunduğu anlaşılmıştır.

Borçlar Kanunu’nun 47. maddesi hükmüne göre hâkimin özel hâlleri göz önünde tutarak manevî zarar adı ile sigortalı yakınlarına verilmesine karar vereceği bir para tutarı adalete uygun olmalıdır. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevî huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir.

O hâlde, bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut hâlde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. 22.06.1966 günlü ve 7/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nın gerekçesinde takdir olunacak manevî tazminatın tutarını etkileyecek özel hal ve şartlar da açıkça gösterilmiştir.

Bunlar her olaya göre değişebileceğinden hâkim bu konuda takdir hakkını kullanırken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir. Hâkimin bu takdir hakkını kullanırken, ülkenin ekonomik koşulları, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, paranın satın alma gücü, tarafların kusur durumu, olayın ağırlığı, davacının sürekli iş göremezlik oranı, işçinin yaşı, olay tarihi gibi özellikleri göz önünde tutması, hükmedilecek tutarın manevî tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranda olması gerektiği de söz götürmez ve yine 22.06.1966 gün 1966/7-7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nın gerekçesinde de açıklandığı üzere zarar görenin müterafik kusurunun varlığı hâlinde bu durumun manevî tazminatın takdirinde göz önünde bulundurulması gerekir.

Buna göre kaza tarihi, tarafların kusur durumu ve özellikle davacının sürekli iş göremezlik oranı dikkate alındığında hükmedilen 15.000,00TL manevî tazminat fazladır. O hâlde, davalı şirket vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul olunmalı ve hüküm bozulmalıdır…” 21.HD, 25.03.2013 tarih, 20026/5529 E.K.

Dava, 03.05.2007 tarihinde geçirdiği iş kazası nedeniyle sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemlerine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içerisindeki bilgi ve kayıtlardan, davaya konu zararlandırıcı olayın Kurumca iş kazası olarak kabul edildiği, kaza neticesinde sigortalının %20,2 oranında sürekli iş göremezliğe maruz kaldığı, kazanın oluşumunda %75 oranında davalı işveren, %25 oranında ise davacı kusurunun bulunduğu anlaşılmıştır.

Bu kapsamda olay tarihi, tarafların kusur oranları ile tüm dosya kapsamına göre davacı için hükmedilen 30.000,00 TL manevî tazminat bir miktar fazladır. Mahkemece yukarıda açıklanan maddî ve hukuksal olgular dikkate alınmadan, yazılı şekilde hüküm kurması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…” 21.HD, 18.03.2013 tarih, 18653/4857 E.K.

İş kazalarından doğan tazminat davalarında manevî tazminatın miktarı ve takdiri “Davacı Halil’in iş kazası sonucu %19,2 sürekli iş göremezliğe uğradığı olayda, davacının %20, davalıların %80 oranında kusurlu olduğu dosya içeriğinden anlaşılmaktadır.

Mahkemece, 2.500,00 TL maddî, 30.000,00 TL manevî tazminatın davacı Halil’e, 10.000,00 TL manevî tazminatın eşi Nurgül’e, 5.000,00 TL manevî tazminatın oğlu Onur’a, 5.000,00 TL manevî tazminatın oğlu İsmail’e, 5.000,00 TL manevî tazminatın kızı Aynur’a kaza tarihi olan 11.03.2010 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacılara verilmesine karar verilmiştir.

Borçlar Kanunu’nun 47. maddesi hükmüne göre hâkimin özel hâlleri göz önünde tutarak manevî zarar adı ile hak sahibine verilmesine karar vereceği bir para tutarı adalete uygun olmalıdır. Hükmedilecek bu para, zarara uğrayanda manevî huzuru doğurmayı gerçekleştirecek tazminata benzer bir fonksiyonu olan özgün bir nitelik taşır. Bir ceza olmadığı gibi, mamelek hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir.

O hâlde, bu tazminatın sınırı onun amacına göre belirlenmelidir. Takdir edilecek miktar, mevcut hâlde elde edilmek istenilen tatmin duygusunun etkisine ulaşmak için gerekli olan kadar olmalıdır. 22.06.1966 günlü ve 7/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nın gerekçesinde takdir olunacak manevî tazminatın tutarını etkileyecek özel hal ve şartlar da açıkça gösterilmiştir.

Bunlar her olaya göre değişebileceğinden hâkim bu konuda takdir hakkını kullanırken ona etkili olan nedenleri de karar yerinde objektif ölçülere göre isabetli bir biçimde göstermelidir. Hâkimin bu takdir hakkını kullanırken, ülkenin ekonomik koşulları, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, paranın satın alma gücü, tarafların kusur durumu, olayın ağırlığı, olay tarihi gibi özellikleri göz önünde tutması, bunun yanında olayın işverenin işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini yeterince almamasından kaynaklandığı da gözetilerek gelişen hukuktaki yaklaşıma da uygun olarak tatmin duygusu yanında caydırıcılık uyandıran oranda manevî tazminat takdir edilmesi gerektiği açıkça ortadadır (HGK 23.06.2004, 13/291-370). Bu ilkeler gözetildiğinde davacı Halil yararına hükmedilen 30.000,00 TL manevî tazminatın fazla olduğu ortadadır. O hâlde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve daha uygun bir miktara hükmedilmek üzere karar bozulmalıdır…” 21.HD, 12.03.2013 tarih, 12162/4504 E.K.

Maluliyet oranının %0 olması hâlinde işveren kusurlu ise yine de manevî tazminata hükmedilir
“Dava, iş kazası nedeniyle sigortalının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulü ile 2.148,56 TL maddî tazminatın ve 20.0, 00 TL manevî tazminatın olay tarihi olan 09.08.2008 tarihinden itibaren yasal faizi ile davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine karar verilmiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerin incelenmesinden; SGK Teftiş Kurulu Başkanlığı tarafından olayın iş kazası olduğunun tespit edildiği, davacı sigortalının iş kazası sonucu sürekli iş göremezlik oranının %0 olduğu, mahkemece hükme esas alınan kusur raporunda olayın meydana gelmesinde davalı işverenin %80, davacı işçinin %20 oranında kusuru bulunduğunun belirtildiği anlaşılmaktadır. Yukarıdaki ilkeler gözetildiğinde, davacı sigortalı yararına hükmedilen 20.000,00 TL manevî tazminatın çok fazla olduğu ortadadır. O hâlde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…” 21.HD, 18.03.2013 tarih, 16918/4924 E.K.

Dava, 8.6.2005 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu sürekli iş göremezliğe uğrayan sigortalının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, davacının maddî tazminat isteminin reddine, manevî tazminat isteminin ise dava dilekçesinde manevî tazminata ilişkin talebin olmadığı, ıslah yolu ile manevî tazminat talep edilemeyeceği gerekçesi ile karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.

Manevî tazminat talebinin ıslah yolu ile istenemeyeceği gerekçesi ile karar verilmesine yer olmadığına karar verilmişse de, davacının iş kazasından kaynaklanan tazminata ilişkin dilekçesini nispî ve başvuru harcı yatırılmak sureti ile mahkemeye verdiği, ortada usulüne uygun açılmış dava olduğu ve dava dilekçesinde belirttiği
10.0 TL tazminat talebini 12.3.2007 havale tarihli dilekçesi ile 5.000 TL maddî, 5.0 TL manevî tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsili şeklinde açıkladığı, bu hâliyle 12.3.2007 tarihli dilekçenin talebin açıklanmasına yönelik olup, davacının manevî tazminat talebine ilişkin olarak olumlu ya da olumsuz bir karar vermek gerekirken yazılı şekilde karar verilmiş olması hatalı olmuştur.

Yapılacak iş, davacının 8.6.2005 tarihinde geçirdiği iş kazasına ilişkin belirlenen %44,2 iş göremezlik oranına ait kontrol kaydı sonucunun araştırılıp, kesinleşen iş göremezlik oranının belirlenmesi ve belirlenen bu orana göre hesaplanacak zararlar yönünden ve davacının manevî tazminat talebi hususunda olumlu ya da olumsuz bir karar vermekten ibarettir. Mahkemece bu maddî ve hukukî olgular dikkate alınmadan eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…” 21.HD, 28.03.2013 tarih, 15575/6119 E.K.

Dava, iş kazası nedeniyle sigortalının maddî ve manevî zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile 20.015,94 TL maddî tazminatın ve 8.000,00 TL manevî tazminatın kaza tarihi olan 15.07.2008 tarihinden itibaren yasal faizi ile davalı şirketten tahsili ile davacıya verilmesine karar verilmiştir.
Dosyadaki kayıt ve belgelerin incelenmesinden; dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklarının saklı tutulması ile 1.000,00 TL maddî tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesinin talep edildiği, manevî tazminat konusunda bir talebin bulunmadığı, 13.12.2011 harçlandırma tarihli ıslah dilekçesi ile, maddî tazminat talebinin 20.115,87 TL olarak arttırdığı ve 20.000,00 TL manevî tazminatın kaza tarihinden itibaren davalıdan tahsiline karar verilmesini talep edildiği anlaşılmaktadır.

Somut olayda, manevî tazminata ilişkin usulüne uygun açılmış bir dava olmadığı hâlde, ıslah dilekçesi ile manevî tazminat istemi dikkate alınarak, manevî tazminatın kısmen kabulüne karar verilmesi yanlıştır. Islahta dava konusu olmayan bir istemin dava kapsamına alınması mümkün değildir. Bu nedenle “davacının ayrıca dava açma hakkı saklı kalmak üzere manevî tazminata ilişkin ıslah isteminin reddine” şeklinde karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde manevî tazminat isteminin kısmen kabulüne karar verilmesi doğru olmamıştır. Mahkemece, bu maddî ve hukuksal olgular gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” 21.HD, 18.02.2013 tarih, 13646/2710 E.K.

Dava, iş kazası sonucu %41,2 oranın da iş göremezliğe uğrayan sigortalının manevî zararının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, ek dava ile istenen manevî tazminat kısmen kabul edilmiş ise de varılan bu sonuç doğru değildir.

Hukuka aykırı bir eylem yüzünden çekilen elem ve üzüntüler, o tarihte duyulan ve duyulması gereken bir haldir. Başka bir anlatımla üzüntü ve acıyı zamana yaymak suretiyle, manevî tazminatın bölünmesi, bir kısmının dava konusu yapılması kalanın saklı tutulması olanağı yoktur. Niteliği itibariyle manevî tazminat bölünemez.

Bir defada istenilmesi gerekir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 25.9.1996 gün ve 1996/21-397-637 karan ile 13.10.1999 gün ve 1999/21-684-818 sayılı kararı da bu doğrultudadır. Hâl böyle olunca, davacının açtığı ve kesinleşen Diyarbakır 1. İş Mahkemesi’ne ait 2006/850 E sayılı davada, manevî zararına ilişkin tazminat miktarın 3.000,00 TL olarak istediği ve isteminin aynen hüküm altına alındığı açık olmakla “manevî tazminatın bölünemezliği” ilkesi gereğince sonradan açtığı dava ile manevî tazminat istemini artırarak 30.000,00 TL olarak talep etmesi mümkün değildir. Bu nedenlerle, istemin reddine karar verilmesi gerekirken ek dava ile istenen manevî tazminat istemi üzerinden davanın kısmen kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir…” 21.HD, 15.01.2013 tarih, 22418/153 E.K.

 

Cevapla

Email adresiniz paylasilmaz.. Zorunlu alanlari doldurunuz. *

*