Ücretli Öğretmen ile Vekil Öğretmen Farkı Yargıtay Kararı

Yargıtay Ücretli öğretmen ve vekil öğretmen ayrımını yaparak, sigortalılık durumlarının ne şekilde yapılacağı hususunda karar verdi.  Yargıtay 10. Hukuk Dairesi verdiği karar özetinde,

“Davacı 1985 ve 1986 öğretim yıllarında vekil ve müdür öğretmen olarak çalıştığını iddia etmekle; davacının öncelikle vekil öğretmen mi ücretli öğretmen mi olarak çalıştığı belirlenmeli, vekil öğretmen olarak çalışıyorsa yargı yeri nedeniyle dava dilekçesinin reddine karar verilmeli, ücretli öğretmen olarak çalıştığının anlaşılması halinde öncelikle hak düşürücü süre irdelenmeli daha sonra ise davacının ad ve soy adındaki çelişki giderilerek davacıya ait sicil dosyası ile davalı kurumda bulunan tüm belgeler özellikle ücret ödemelerini gösterir bordrolar ve makbuzlar getirilmeli prim kesintisi yapılıp yapılmadığı, davacının sürekli mi kesintili mi çalıştığı araştırılmalı ayrıca kabul hükmü kurulacaksa da infaz sırasında tereddüt oluşturmayacak şekilde kurulması gerektiği ve davalı kurumun harçtan muaf olduğu da gözetilmelidir.” ifadelerine yer verdi.

Vekil öğretmenler kadrolu bir öğretmenin hamilelik ya da askerlik gibi geçici nedenlerle görev yapamadığı sürelerde öğretmen maaşının bir kısmı ödenmek ve Emekli Sandığı ile ilişkilendirilmek suretiyle görevlendirilen geçici statüde öğretmenler iken, ücretli öğretmenler hizmet akdine dayalı olarak genelde ek ders ücreti karşılığında kısmi zamanlı olarak çalışan öğretmenlerdir. Bu durumda öncelikle, davacının talebi açıklattırılıp, özellikle dosya arasına getirtilen bordro, sınıf geçme-diploma defterleri ve diğer yazılı belgeler ile birlikte değerlendirilerek, vekil öğretmen mi yoksa ücretli öğretmen mi olduğu, hangi tarihler arasında geçen çalışmalarının tespitinin istendiği konusunda uyuşmazlık açıkça belirlenmelidir.

Buna göre;

(a) Davacının vekil öğretmen olarak çalıştığının anlaşılması halinde;

İş Mahkemeleri, 5521 sayılı Kanun ile kurulmuş istisnai nitelikte özel mahkemeler olup, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 106. maddesi ile mülga 1479 sayılı Kanunun 70. ve mülga 506 sayılı Kanunun 134. maddesinde, bu Kanunların uygulamasından doğan uyuşmazlıkların yetkili iş mahkemelerinde görüleceği, 5510 sayılı Kanun’un 101. maddesinde de, aksine hüküm bulunmayan hallerde, 5510 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıkların iş mahkemelerinde görüleceği düzenlenmiştir.

Yukarıdaki açıklamalar ışığı altında yapılan değerlendirmeye göre; davalı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı’na yönelik açılan ve görülen inceleme konusu davada, taraflar arasındaki hukuki uyuşmazlığın çözümünde ne 506 sayılı Kanun ne de 5510 sayılı Kanun’un uygulama yeri bulunmamaktadır. Bu durumda sözü edilen 101’inci madde hükümlerine göre sınırlı yetki ile donatılmış iş mahkemesi görevli olmayıp idari yargının görevli olduğunun belirgin bulunmasına göre, “yargı yolu yanlışlığı nedeniyle dava dilekçesinin reddine” karar verilmesi gerekir.

(b) Davacının ücretli öğretmen olarak çalıştığının anlaşılması durumunda;

Davanın yasal dayanağı 5510 sayılı Kanunun geçici 7/1. maddesi uyarınca uygulama alanı bulan mülga 506 sayılı Kanunun 79. maddesidir. Bu tür sigortalı hizmetlerin saptanmasına ilişkin davalar kamu düzeni ile ilgili olduğundan, hak kayıplarının ve gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinilmesinin önüne geçilmesi ve temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için, tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyip, gerek görüldüğünde re’sen araştırma yapılarak kanıt toplanabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır.

Anılan maddenin 10. fıkrası(eski 8) hükmüne göre; Kuruma bildirilmeyen veya Kurumca tespit edilemeyen çalışmaların, sigortalı hizmet olarak değerlendirilmesi amacıyla açılacak davaların, tespiti istenen hizmetin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içinde açılması gerekir. 506 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte beş yıl olan hak düşürücü süre 09.07.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3395 sayılı Kanunla on yıla çıkarılmış, ancak 07.06.1994 tarihinde yürürlüğe giren 3995 sayılı Kanunla tekrar beş yıla indirilmiştir.

Söz konusu hak düşürücü süre; yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalışmaları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar için geçerlidir.

Bir başka anlatımla; sigortalıya ilişkin olarak işe giriş bildirgesi, dönem bordrosu gibi yönetmelikte belirtilen belgelerin Kuruma verilmesi ya da çalışmaların Kurumca tespit edilmesi halinde; Kurumca öğrenilen ve sonrasında aynı işverenin değişik işyerlerinde dahi olsa kesintisiz biçimde devam eden çalışmalar bakımından hak düşürücü sürenin geçtiğinden söz edilemez.

Hak düşürücü sürenin geçip geçmediğine ilişkin değerlendirmede, işyerinin bir kamu kuruluşu olup olmadığı önem taşımaz. Ancak, hizmetlerin geçtiği ileri sürülen işyerinin bir kamu kuruluşu olması durumunda; kamu kurumunda çalışanların hizmetlerinin kayıtlara geçirilmesi ve ücret ödemelerinin belgelere dayandırılması asıl olduğundan, işveren kamu kurumu tarafından düzenlenen resmi kayıt ve belgelerle davacıdan sigorta primi kesintisi yapılmış olduğunun anlaşılması halinde, söz konusu belgelerin ve kesilen primlerin Kuruma(Sosyal Güvenlik Kurumu) intikal ettirilmemiş olsa bile, artık hak düşürücü süre uygulanmamalıdır. (HGK; 16.06.2008 gün ve 2008/21-429 E. – 2008/437 K.)

123asdsa12
Karar Bilgileri;

YARGITAY Onuncu Hukuk Dairesi
E:2013/3591 K:2013/21803 T: 19.11.2013
Hizmet Tespiti
Ücretli Öğretmen ile Vekil Öğretmen Farkı
Harçtan Muafiyet
İnfazda Tereddüt

Cevapla

Email adresiniz paylasilmaz.. Zorunlu alanlari doldurunuz. *

*